40,2592$% 0.13
46,7280€% 0.07
53,9463£% 0.2
4.309,12%-0,18
7.021,00%0,34
28.001,00%0,34
3.335,67%0,36
10.222,02%-0,03
4782277฿%1.63469
16 Ekim 2026 Cuma
Çocuklarımızın geleceğini korumak için yalnızca güvenlik önlemleri değil; eğitim, sevgi, disiplin ve spor da şart!
Vahap BARAN | Avrupa Birliği Gazetesi – Köşe Yazısı
Bir zamanlar okul kapılarında çocuklarının başarı haberlerini bekleyen anne babalar, bugün aynı kapılarda çocuklarının güvenliğinden endişe eder hâle geldi.
Okullarda yaşanan kavgalar, akran zorbalığı, bıçaklı ve silahlı saldırılar, yalnızca eğitim camiasını değil, toplumun bütün kesimlerini derinden düşündürüyor.
Çünkü mesele artık sadece bir öğrencinin başka bir öğrenciyle tartışması değildir.
Mesele, çocuklarımızın güvenliği, toplumumuzun geleceği ve yetiştirdiğimiz nesillerin hangi değerlerle büyüdüğüdür.
Her şiddet olayının ardından aynı sorular gündeme geliyor:
Okullarımız yeterince güvenli mi? Çocuklarımız neden öfkelerini kontrol etmekte zorlanıyor? Aileler, öğretmenler ve yöneticiler bu sorun karşısında neler yapabilir?
Peki, bütün bu soruların arasında yeterince konuşmadığımız bir başka konu yok mu?

SPORUN ÇOCUKLARIMIZIN HAYATINDAKİ YERİ NEREDE?
ŞİDDETİN KARŞISINDA SADECE GÜVENLİK DEĞİL, EĞİTİM DE OLMALI!
Elbette okullarımızın güvenliği sağlanmalıdır. Gerekli tedbirler alınmalı, riskler önceden belirlenmeli, rehberlik hizmetleri güçlendirilmeli ve çocuklarımızın kendilerini güvende hissedecekleri eğitim ortamları oluşturulmalıdır.
Ancak şu gerçeği de görmeliyiz:
Bir çocuğun elindeki tehlikeli nesneyi almak güvenlik önlemidir. O çocuğa öfkesini yönetmeyi öğretmek ise eğitimdir.
Biz yalnızca olaylar yaşandıktan sonra müdahale eden değil, olayların yaşanmasını önlemek için çalışan bir anlayış geliştirmeliyiz.
İşte spor, bu noktada önemli bir eğitim aracı olarak karşımıza çıkmaktadır.
Çünkü spor yalnızca koşmak, zıplamak, yumruk atmak, tekme atmak veya madalya kazanmak değildir.
Spor; kurallara uymayı, rakibine saygı göstermeyi, kaybettiğinde kendini kontrol etmeyi, kazandığında alçakgönüllü olmayı öğrenmektir.
Gerçek sporcu, yalnızca gücünü kullanmayı bilen değil, o gücü ne zaman kullanmaması gerektiğini de bilen insandır.
BİR ÇOCUK ÖFKESİNİ YÖNETMEYİ, DİĞERİ KORKULARINI YENMEYİ ÖĞRENİR
Yıllardır sporun içerisinde bulunan bir antrenör olarak farklı karakterlere sahip yüzlerce çocukla çalışma imkânım oldu.
Kimi çocuk son derece hareketli, sabırsız ve hırçındır. Kimi çocuk ise çekingen, sessiz ve özgüven konusunda desteğe ihtiyaç duyar.
İşte doğru bir spor eğitiminin değeri burada ortaya çıkar.
Hareketli bir çocuk, enerjisini kuralları olan bir faaliyet içerisinde değerlendirmeyi öğrenebilir.
Öfkesini kontrol etmekte zorlanan bir çocuk, müsabaka sırasında sakin kalmanın ve kararlarını düşünerek vermenin önemini kavrayabilir.
Çekingen bir çocuk ise zamanla kendisini ifade etmeyi, arkadaşlarıyla iletişim kurmayı ve başarabileceğine inanmayı öğrenebilir.
Bir sporcu müsabakayı kaybettiğinde rakibine saldırmak yerine elini sıkabiliyorsa, orada yalnızca sportif değil, insani bir kazanım da vardır.
Bir sporcu kendisinden daha güçlü bir rakiple karşılaştığında korkularını yönetebiliyorsa, orada özgüven gelişmektedir.
Sporun asıl başarısı yalnızca kazanılan madalyalarda değil, çocukların karakterinde oluşturduğu olumlu değişimlerde aranmalıdır.
Ancak unutulmamalıdır ki bu kazanımlar kendiliğinden ortaya çıkmaz. Sporun hangi ortamda, hangi anlayışla ve nasıl bir eğitimle verildiği son derece önemlidir.
EKRANLARIN KARŞISINDA BÜYÜYEN ÇOCUKLARIMIZI UNUTMAYALIM!
Günümüzde çocuklarımızın önemli bir bölümü televizyon, telefon, tablet ve bilgisayarlarla iç içe büyüyor.
Dijital dünyanın eğitim, iletişim ve gelişim açısından önemli imkânlar sunduğu tartışılmaz.
Ancak yaşlarına uygun olmayan şiddet içerikleriyle kontrolsüz biçimde karşılaşmaları, ailelerin ve eğitimcilerin dikkat etmesi gereken konulardan biridir.
Elbette her bilgisayar oyunu oynayan çocuk şiddete yönelmez. Böyle bir genelleme doğru değildir.
Fakat çocukların gerçek yaşamla sanal dünya arasındaki farkı kavramaları, sağlıklı arkadaşlıklar kurmaları ve sosyal becerilerini geliştirmeleri için gerçek hayatta da güçlü deneyimlere ihtiyaçları vardır.
Çocuklarımızın yalnızca ekran başında vakit geçirmesini değil; spor sahalarında arkadaşlık kurmasını, takım olmasını, mücadele etmesini ve paylaşmayı öğrenmesini de teşvik etmeliyiz.
Çünkü spor salonunda öğrenilen bir kural, bazen hayatın başka alanlarında da yol gösterici olabilir.

ANTRENÖRLER SADECE ŞAMPİYON DEĞİL, İNSAN YETİŞTİRİR!
Burada spor camiasına da önemli sorumluluklar düşmektedir.
Bir antrenörün görevi yalnızca teknik öğretmek, sporcuya müsabaka kazandırmak veya madalya sayısını artırmak değildir.
Antrenör aynı zamanda davranışlarıyla örnek olan bir eğitimcidir.
Sporcusuna rakibine saygı göstermeyi öğretmeyen, kaybettiğinde onu aşağılayan, başarı uğruna her türlü davranışı normalleştiren bir anlayışın çocukların gelişimine olumlu katkı sağlaması beklenemez.
Özellikle mücadele sporlarında bu sorumluluk daha da belirgindir.
Tekvando, karate, judo, kick boks, güreş ve diğer mücadele branşlarında öğrenilen tekniklerin amacı, çocuklara sokakta kavga etmeyi öğretmek değildir.
Asıl amaç, çocuklara disiplin, özdenetim, sorumluluk ve saygı kazandırmaktır.
Bir antrenör, sporcusuna yalnızca nasıl mücadele edeceğini değil, hangi durumlarda mücadeleden uzak durması gerektiğini de anlatmalıdır.
Çünkü spor salonunun kapısından içeri giren her çocuk bir gün şampiyon olmayabilir.
Ama her biri toplumun bir ferdi olacaktır.
Bizim asıl sorumluluğumuz, yalnızca başarılı sporcular değil, iyi insanlar yetiştirmeye katkıda bulunmaktır.

OKULLARDA SPOR, SADECE BİR DERS SAATİNE SIĞDIRILMAMALI!
Bugün üzerinde düşünmemiz gereken en önemli konulardan biri de çocuklarımızın sporla ne kadar erken tanıştığıdır.
Sporu yalnızca beden eğitimi dersinden, okul takımlarından veya belirli günlerde düzenlenen yarışmalardan ibaret görmemeliyiz.
Spor, eğitim sistemimizin tamamlayıcı unsurlarından biri değil, çocuklarımızın gelişiminin temel ihtiyaçlarından biri olarak değerlendirilmelidir.
Her çocuğun profesyonel sporcu olması beklenemez.
Her çocuk millî takıma seçilemez.
Her çocuk Türkiye, Avrupa veya dünya şampiyonu olamaz.
Ancak her çocuk sporun kazandırabileceği değerlerden yararlanma hakkına sahiptir.
Okullarımızda spor kulüpleriyle iş birliği artırılmalı, okul sonrası sportif faaliyetler yaygınlaştırılmalı ve çocukların yeteneklerine uygun branşlara ulaşması kolaylaştırılmalıdır.
Özellikle risk altındaki çocukların sosyal, kültürel ve sportif faaliyetlere katılımı desteklenmelidir.
Çünkü çocuklarımıza yalnızca neyi yapmamaları gerektiğini söylemek yeterli değildir. Onlara kendilerini geliştirebilecekleri doğru ortamları da sunmalıyız.
AİLELERİ SUÇLAMAK DEĞİL, AİLELERE DESTEK OLMAK GEREKİR!
Çocuklarda yaşanan her davranış problemini ailelere bağlamak büyük bir haksızlık olur.
Bugün pek çok anne baba ekonomik sıkıntılarla mücadele ediyor.
Kimi ailesinin geçimini sağlamak için uzun saatler çalışıyor, kimi çocuğunun eğitim masraflarını karşılamakta zorlanıyor.
Bu şartlar altında ailelerin çocuklarına daha fazla zaman ayırabilmesi, sosyal faaliyetlere katılım sağlayabilmesi ve gerektiğinde uzman desteğine ulaşabilmesi önem taşıyor.
Burada devlet kurumlarına, yerel yönetimlere, okullara, spor federasyonlarına ve spor kulüplerine ortak sorumluluk düşmektedir.
Çocuklarımızın geleceğini yalnızca ailelerin omuzlarına bırakamayız.
Sporun her çocuğun ulaşabileceği bir imkân hâline gelmesi için hep birlikte çalışmalıyız.
ŞİDDET OLAYLARINDAN SONRA DEĞİL, ÖNCESİNDE HAREKETE GEÇMELİYİZ!
Ne yazık ki toplum olarak bazen acı olaylar yaşandıktan sonra sorunları konuşmaya başlıyoruz.
Bir okulda şiddet olayı yaşanıyor.
Aileler endişeleniyor.
Eğitimciler açıklamalar yapıyor.
Güvenlik önlemleri tartışılıyor.
Aradan zaman geçince gündem değişiyor.
Peki, çocuklarımızın karşı karşıya olduğu sorunlar ortadan kalkıyor mu?
Asıl mesele, şiddet olaylarını birkaç gün konuşmak değil, çocuklarımızı koruyacak kalıcı bir anlayış geliştirmektir.
Spor tek başına bütün sorunları çözemez. Psikolojik danışmanlık, okul güvenliği, aile desteği, etkili rehberlik ve gerektiğinde uzman müdahalesi vazgeçilmezdir.
Ancak sporun eğitici gücünü bu çalışmaların dışında bırakmak da önemli bir fırsatı kaçırmak anlamına gelir.
Bir çocuğun hayatına zamanında dokunan öğretmen, antrenör veya rehberlik uzmanı, onun geleceğinde büyük bir fark oluşturabilir.

SON SÖZ: ÇOCUKLARIMIZIN GELECEĞİ İÇİN BUGÜN HAREKETE GEÇELİM!
Buradan ailelere, eğitimcilere, antrenörlere, spor yöneticilerine ve yetkililere seslenmek istiyorum.
Çocuklarımızın güvenliğini sağlamak için gerekli bütün tedbirleri alalım.
Ama bununla yetinmeyelim.
Onlara kendilerini ifade edebilecekleri, yeteneklerini keşfedebilecekleri, arkadaşlık kurabilecekleri ve özgüven kazanabilecekleri ortamlar hazırlayalım.
Spor salonlarımızı yalnızca şampiyon yetiştirilen yerler olarak görmeyelim.
O salonlar aynı zamanda çocukların saygıyı, sabrı, disiplini, dayanışmayı ve kendilerini kontrol etmeyi öğrendikleri eğitim yuvaları olsun.
Unutmayalım!
Bir çocuğa spor yaptırmak, yalnızca onun fiziksel gelişimine katkı sağlamak değildir.
Aynı zamanda onun sosyal ve duygusal gelişimine yatırım yapmaktır.
Bugün bir çocuğun hayatına olumlu yönde dokunabilirsek yarın daha sağlıklı, daha bilinçli ve daha güvenli bir toplumun oluşmasına katkı sağlayabiliriz.
ÇOCUKLARIMIZI ŞİDDETTEN KORUMAK İÇİN YALNIZCA OKUL KAPILARINI DEĞİL, SPOR SALONLARININ KAPILARINI DA AÇMALIYIZ!
Çünkü bizim ihtiyacımız yalnızca daha fazla şampiyon değil; gücünü kontrol edebilen, insana saygı duyan, özgüvenli ve sorumluluk sahibi nesillerdir.
Unutmayalım: En büyük şampiyonluk, bir çocuğun hayatına dokunabilmektir!
Vahap BARAN
Antrenör – Avrupa Birliği Gazetesi Köşe Yazarı
Vahap Baran – Avrupa Gazetesi Spor Köşe Yazarı
Bir spor branşının hikâyesi bazen bir madalyayla başlar.
Bazen bir şampiyonlukla…
Bazen de yıllarca vazgeçmeyen insanların sessiz mücadelesiyle.
Savate’ın Türkiye’deki hikâyesine baktığımda benim gördüğüm tam olarak bu: Yıllar boyunca verilen bir emek, bugün Avrupa kürsülerine uzanan bir başarı ve yarın için çok daha büyük bir hedef…
Olimpiyat halkaları.
Bugün Savate’ı konuşurken yalnızca yeni gelişen bir mücadele sporundan bahsetmiyoruz. Türkiye’de resmî yapılanmasını güçlendiren, millî takımlarını oluşturan, uluslararası arenaya çıkan ve son olarak Avrupa’dan önemli derecelerle dönen bir branştan söz ediyoruz.
Üstelik bütün bunların arkasında bir gecede ortaya çıkmış bir başarı yok.
Yaklaşık çeyrek asırlık bir emek var.
25 YIL BİR RAKAM DEĞİLDİR
Savate’ın Türkiye’de bugün geldiği noktayı konuşurken Satılmış Kibaroğlu hocamızın uzun yıllara yayılan emeğini görmeden geçmenin doğru olmayacağını düşünüyorum.
Çünkü bazı insanlar hazır bir sistemin içerisine girer.
Bazıları ise o sistem oluşsun diye yıllarca mücadele eder.
Savate’ın Türkiye yolculuğunda Satılmış Kibaroğlu ismi, ikinci grupta değerlendirilmesi gereken isimlerden biridir.
Bugün Türkiye’nin çeşitli şehirlerinde sporcular Savate müsabakalarına çıkabiliyorsa, Türkiye şampiyonaları düzenleniyorsa, millî sporcularımız uluslararası arenada mücadele ediyorsa ve artık Olimpiyat hedefinden söz edebiliyorsak; bu noktaya gelinirken geçmişte verilen emeğin hakkını teslim etmek gerekir.
Ben de son dönemde Satılmış hocamızla sık sık görüşüyor, görüntülü konuşmalar yapıyor, Savate’ın bugünü ve geleceği üzerine karşılıklı fikir alışverişinde bulunuyorum.
Bu görüşmeler bana bir şeyi çok net gösterdi:
Savate Türkiye’de bugün başlamadı. Bugün görünür olmaya başladı.
Bu ikisi birbirinden çok farklı şeylerdir.
Yıllarca toprağın altında kök salan bir ağacın bir gün meyve vermesi gibi…
İnsanlar bugün meyveyi görür.
Ama o ağacın kaç yıldır sulandığını çoğu zaman bilmez.
Savate’ın Türkiye’deki hikâyesine biraz da bu gözle bakmak gerekiyor.
2024 BİR DÖNÜM NOKTASI OLDU
Savate’ın Türkiye’deki gelişiminde 2024 yılı önemli bir dönüm noktasıdır.
Branş, Haziran 2024’te Türkiye Gelişmekte Olan Spor Branşları Federasyonu çatısı altına alındı.
Ardından 5–9 Şubat 2025 tarihlerinde Çankırı’da ilk resmî Türkiye Şampiyonası gerçekleştirildi.
Sonrasında Büyükler Combat, Büyükler Assaut, Gençler Assaut ve Yıldızlar Assaut millî takımları oluşturuldu.
Bir branş açısından baktığınızda bu gelişmelerin ne anlama geldiğini iyi okumak gerekir.
Çünkü federasyonlaşmak yalnızca bir tabelanın değişmesi değildir.
Müsabaka demektir.
Hakem demektir.
Antrenör demektir.
Kulüp demektir.
Millî takım demektir.
Ve en önemlisi, genç bir sporcunun önüne yeni bir hedef konulması demektir.
SONRA TÜRKİYE AVRUPA KÜRSÜSÜNE ÇIKTI
Savate’ın Türkiye’deki gelişimini anlatırken artık elimizde yalnızca gelecek için kurulmuş cümleler de yok.
Ortada sonuç var.
Hem de çok yeni bir sonuç.
24–27 Eylül 2026 tarihlerinde Bulgaristan’ın Plovdiv kentinde gerçekleştirilen Büyükler ve Gençler Savate Combat Avrupa Şampiyonası, Türkiye Savate’ı açısından üzerinde özellikle durulması gereken organizasyonlardan biri oldu.
Millî sporcularımız şampiyonadan 2 birincilik, 6 ikincilik ve 5 üçüncülük olmak üzere toplam 13 dereceyle çıktı.
56 kilogramda Zeynep Gültekin ile 52 kilogramda Rabia Karagöz, Avrupa şampiyonluğu derecesine ulaşarak Final Gala müsabakalarında Türkiye’yi temsil etme hakkı elde etti.
Altı sporcumuz Avrupa ikinciliğine, beş sporcumuz da Avrupa üçüncülüğüne ulaştı.
Şimdi burada bir an duralım.
Çünkü mesele yalnızca “13 madalya kazanıldı” deyip geçilecek kadar basit değil.
Asıl mesele şu:
Türkiye Savate’ta artık Avrupa kürsüsünde.
Daha birkaç yıl önce resmî yapılanmasını konuştuğumuz bir branşta bugün millî sporcularımızın Avrupa dereceleri elde etmesi, Savate’ın Türkiye’de yakaladığı ivmenin en somut göstergelerinden biridir.
Bana göre bu başarı aynı zamanda bir mesajdır.
Doğru yapılanma, doğru çalışma ve doğru sporcu eğitimi devam ederse Türkiye’nin Savate’ta uluslararası alanda söyleyecek sözü olabilir.
BENİM SAVATE İLE YOLUM NASIL KESİŞTİ?
Burada kendime de bir soru sormam gerekiyor:
“Vahap Baran, yıllardır mücadele sporlarının içerisindesin; Savate’a neden yöneldin?”
Cevabım çok basit:
Çünkü bir antrenör yalnızca bildiğini tekrar ederek gelişemez.
Yeni sistemleri görmeli.
Yeni branşları tanımalı.
Yeni insanlarla çalışmalı.
Ve gerektiğinde yeniden öğrenci olmayı bilmelidir.
Ben Savate’a yıllardır bu branşın içindeymişim gibi yaklaşmıyorum.
Böyle bir iddiam yok.
Tam tersine, Savate konusunda hâlâ öğrenen tarafta olduğumu açıkça söylüyorum.
Denklik sürecinden geçtim.
Ortak gelişim antrenmanlarına katıldım.
Savate Tanıtım ve İstişare Toplantısı’nda bulundum.
Branşın içerisindeki insanlarla fikir alışverişinde bulundum.
Satılmış Kibaroğlu hocamızla görüşmeler yaptım.
Ve en önemlisi sporcularımızı müsabaka ortamına soktuk.
Çünkü benim için bir branşı gerçekten anlamanın yollarından biri de sahayı görmektir.
BİZİM İÇİN İLK KAPI AÇILDI
Sporcularımız Mahmut Bulut ve Ahmet Bulut ile Savate müsabakalarına katıldık.
Mahmut Bulut Türkiye ikinciliği, Ahmet Bulut ise Türkiye üçüncülüğü elde etti.
Bu sonuçlar elbette bizi mutlu etti.
Ancak ben bu derecelere yalnızca iki madalya gözüyle bakmıyorum.
Benim için daha önemli olan, sporcularımızın önünde yeni bir kapının açılmış olmasıdır.
Bugün Türkiye derecesi…
Yarın millî takım hedefi…
Sonra uluslararası organizasyonlar…
Spor zaten böyle bir yolculuk değil midir?
Bir sporcunun önüne sürekli yeni hedefler koyabilmek, antrenörlüğün en güzel taraflarından biridir.
Biz de Savate’ta henüz yolun başındayız.
Ama o yola artık adım attık.
ASSAUT VE COMBAT: SAVATE’IN İKİ AYRI MÜCADELE KARAKTERİ
Savate’ı ilk kez duyanların bilmesi gereken önemli bir ayrım var.
Assaut ve Combat.
Assaut’ta kontrollü temas esastır. Teknik, hassasiyet, zamanlama ve taktik ön plana çıkar; tam güçle vuruş yasaktır.
Combat ise tam temaslı müsabaka yapısına sahiptir. Güçlü vuruşlara izin verilir ve nakavt mümkündür.
Yani aynı sporun içerisinde iki farklı mücadele karakterinden söz ediyoruz.
Ben özellikle Assaut tarafını genç sporcular açısından ayrıca önemsiyorum.
Çünkü kontrollü temasın yanında teknik kaliteyi, mesafeyi, zamanlamayı, sürati ve taktik düşünceyi öne çıkaran bir sistemden bahsediyoruz.
Ve tam da burada Savate’ın geleceği açısından çok önemli başka bir konu karşımıza çıkıyor.
GÖZLER ŞİMDİ OLİMPİYAT HALKALARINDA
Son dönemde Savate camiasında belki de en fazla heyecan oluşturan başlık, özellikle Assaut’nun Olimpik programa dâhil edilmesine yönelik yürütülen çalışmalar.
Federasyon yönetiminden tarafıma aktarılan bilgiler ve Satılmış Kibaroğlu hocamızın benimle paylaştığı uluslararası temaslara ilişkin görüntüler, bu hedef doğrultusunda çalışmaların sürdüğünü gösteriyor.
Burada özellikle dikkatli bir ifade kullanıyorum.
Bugün çıkıp:
“Savate Olimpiyatlara kesin olarak girdi.”
demiyorum.
Çünkü resmî karar açıklanmadan böyle bir ifade kullanmak doğru olmaz.
Fakat başka bir gerçeği de görmezden gelemeyiz:
Savate artık Olimpiyat hedefini ciddi biçimde konuşuyor.
İşte beni asıl heyecanlandıran nokta da burası.
Çünkü Olimpiyat yalnızca dört yılda bir düzenlenen büyük bir organizasyon değildir.
Bir branş için Olimpiyat hedefi; altyapının değişmesi, sporcu havuzunun büyümesi, antrenörlerin gelişmesi, ülkelerin yatırım yapması ve çocukların önüne çok daha büyük bir hayal konulması anlamına gelir.
Bugün Savate’a başlayan 10–12 yaşındaki bir çocuk için düşünün…
Türkiye şampiyonluğu…
Millî takım…
Avrupa Şampiyonası…
Dünya Şampiyonası…
Ve bir gün şartlar oluşursa:
Olimpiyat.
Bir çocuğun önüne bundan daha büyük kaç spor hedefi koyabilirsiniz?

ASIL SORU: OLİMPİYAT GELİRSE TÜRKİYE HAZIR MI?
Bence Savate camiasının bundan sonra yalnızca “Olimpiyatlara girecek miyiz?” sorusunu sorması yetmez.
Başka bir soruyu da sormalıyız:
O gün geldiğinde biz hazır olacak mıyız?
Yeterli sporcu havuzumuz olacak mı?
Çocuklarımızı doğru yaşlarda yetiştirecek miyiz?
Antrenörlerimizi geliştirecek miyiz?
Hakemlerimizi uluslararası seviyeye taşıyabilecek miyiz?
Kulüpler Savate’a yatırım yapacak mı?
Bilimsel antrenman sistemlerini bu branşa yeterince aktarabilecek miyiz?
Çünkü Olimpiyat kararı çıktıktan sonra sporcu yetiştirmeye başlamak geç olabilir.
Olimpiyat sporcusu birkaç ayda yetişmez.
Avrupa şampiyonu birkaç haftada çıkmaz.
Dünya derecesi tesadüfen gelmez.
Bunun için yıllar gerekir.
Plan gerekir.
Sabır gerekir.
Ve en önemlisi altyapı gerekir.
Türkiye’nin Eylül ayında Avrupa’dan 13 dereceyle dönmesi bu nedenle çok kıymetli.
Bu sonuç bize “Biz de buradayız” deme fırsatı veriyor.
Fakat aynı zamanda daha fazla çalışma sorumluluğu yüklüyor.
25 YIL ÖNCEKİ EMEK, YARININ ÇOCUĞUNA ULAŞIRSA…
Sporun en güzel taraflarından biri budur.
Bir insan yıllar önce bir işe başlar.
Belki sonucunu hemen göremez.
Belki defalarca kapıdan döner.
Belki çevresindeki insanlar yaptığı işe inanmaz.
Ama vazgeçmez.
Yıllar sonra hiç tanımadığı bir çocuk, onun açtığı yoldan yürüyerek millî formayı giyebilir.
Bence spor hizmetinin gerçek anlamı da burada yatıyor.
Satılmış Kibaroğlu hocamızın ve Savate için yıllardır çalışan insanların geçmişte verdiği emek, bugün Türkiye Şampiyonalarında mücadele eden çocuklara ulaşıyorsa…
Bugünkü çalışmalarımız da yarının sporcularına ulaşacaktır.
Belki bizim bugün yetiştirdiğimiz çocuklardan biri Avrupa kürsüsüne çıkacak.
Belki dünya şampiyonluğuna ulaşacak.
Belki de Olimpiyat hedefi gerçekleştiğinde Türk bayrağını o büyük arenada taşıyacak.
Bunu bugün hiç kimse garanti edemez.
Ama hazırlığını yapabiliriz.

SAVATE’A SAHİP ÇIKMAK, GEÇMİŞİN EMEĞİNE DE SAHİP ÇIKMAKTIR
Ben Savate’a yeni adım atan bir spor insanı olarak bir şeyi özellikle önemsiyorum:
Yeni gelenler, geçmişte emek verenlerin üzerine basarak değil; onların emeğine saygı göstererek yükselmelidir.
25 yıllık emeğin bulunduğu bir yerde birkaç aylık çalışmayla sahiplik iddia edilmez.
Öğrenilir.
Dinlenir.
Çalışılır.
Sporcu yetiştirilir.
Eksikler görülür.
Tecrübe paylaşılır.
Ve herkes kendi taşıyabildiği kadar o yapıya taş koyar.
Benim Savate’a yaklaşımım da budur.
Yıllardır mücadele sporlarının içerisinde bulunmuş olmam, Savate’ta öğrenecek bir şeyim kalmadığı anlamına gelmez.
Tam tersine…
Her yeni branş insana yeni bir pencere açar.
Savate da bana yeni bir pencere açtı.
BUGÜN BİR FOTOĞRAF… YARIN BELKİ TARİH
Satılmış hocamızın benimle paylaştığı, Olimpiyat halkalarının bulunduğu merkezde çekilmiş fotoğraflara baktığımda ister istemez insanın aklına bir soru geliyor:
Bir gün o halkaların altında Türk Savate sporcularını görebilecek miyiz?
Bugün bunun kesin cevabını veremeyiz.
Belki süreç uzun olacak.
Belki önümüzde aşılması gereken birçok uluslararası prosedür bulunacak.
Ama bir şeyden eminim:
Eğer o gün gelecekse, o günün başarısı o sabah başlamayacak.
Bugünden başlayacak.
Bugün yapılan antrenmanda…
Bugün yetiştirilen çocukta…
Bugün eğitilen antrenörde…
Bugün düzenlenen Türkiye Şampiyonası’nda…
Bugün Avrupa’ya gönderilen millî takımda…
Ve bugün bu branş için verilen emekte başlayacak.
Eylül ayında Plovdiv’de alınan 13 derece, bu yolculuğun sonu değildir.
Bana göre yeni dönemin işaretlerinden biridir.
Savate’ın Türkiye’de artık daha fazla konuşulacağı bir döneme giriyoruz.
Ben Vahap Baran olarak bu yolculuğu kenardan seyretmek yerine; öğrenerek, araştırarak, sporcularımla çalışarak ve bu branşa yıllarını veren insanlarla fikir alışverişinde bulunarak yolun içinde olmayı tercih ediyorum.
Çünkü bazı yolların sonunda ne olduğunu öğrenmenin tek bir yolu vardır:
O yolda yürümek.
Çeyrek asır önce başlayan yürüyüş bugün Avrupa kürsülerine ulaştı.
Şimdi önümüzde yeni bir hedef var.
Ve belki bir gün…
Bir Türk sporcusu ringe çıkacak.
Göğsünde ay-yıldız olacak.
Karşısında dünyanın en iyileri duracak.
Başını kaldırdığında ise yukarıda beş halka görecek.
O gün geldiğinde bugün verilen emekleri hatırlamak gerekir.
Çünkü büyük başarıların hikâyesi, madalyanın boyna takıldığı gün değil;
yıllar önce birilerinin “Ben bu yoldan vazgeçmeyeceğim” dediği gün başlar.
Vahap Baran
Avrupa Gazetesi Spor Köşe Yazarı
Bir sporcunun bütün masraflarını karşılamanız gerekmiyor. Bazen bir yıllık salon aidatı, bazen bir çift koruyucu malzeme, bazen bir müsabakanın yol ve konaklama gideri… Bazen de bir çocuğun hayatındaki en önemli yurt dışı müsabakası… Küçük görünen bir destek, geleceğin millî sporcusunun yolunu açabilir.
Vahap Baran
Avrupa Birliği Gazetesi Spor Köşe Yazarı

Bir sporcumuz Türkiye şampiyonu olduğunda alkışlıyoruz.
Millî formayı giydiğinde gururlanıyoruz.
Uluslararası arenada ülkemizi temsil ettiğinde fotoğraflarını paylaşıyoruz.
Avrupa veya dünya kürsüsüne çıktığında ise hep birlikte:
“İşte bizim evladımız!”
diyoruz.
Peki ben bugün başka bir soru sormak istiyorum:
O çocuk bütün bunları başarabilmek için yıllarca mücadele ederken yanında kim vardı?
Çünkü bir şampiyonun hikâyesi, boynuna madalya takıldığı gün başlamıyor.
Asıl hikâye yıllar önce küçük bir spor salonunda başlıyor.

ŞAMPİYONLUK HAYALİ VAR, AMA O YOLUN BİR DE FATURASI VAR
Bir çocuk taekwondoya başladığında önünde uzun bir yol vardır.
Antrenman yapacak.
Salon aidatı ödenecek.
Doboku alınacak.
Koruyucu ekipmanları tamamlanacak.
Kuşak sınavlarına girecek.
Lisans işlemleri yapılacak.
İl müsabakalarına katılacak.
Türkiye şampiyonalarına gidecek.
Seçmelere hazırlanacak.
Tecrübe kazanabilmek için farklı organizasyonlara katılacak.
Seviyesi yükseldikçe hedefleri de büyüyecek.
Ve bir noktadan sonra uluslararası müsabakalar başlayacak.
İşte ekonomik olarak en zor eşiklerden biri burada karşımıza çıkıyor.
Aileler Türkiye içerisindeki birçok masrafı büyük fedakârlıklarla bir şekilde karşılamaya çalışıyor.
Ancak yurt dışı organizasyonu gündeme geldiğinde tablo değişiyor.
Ulaşım, konaklama, kayıt ve diğer zorunlu giderler bir araya geldiğinde bazı ailelerin karşısına taşıyamayacakları bir maliyet çıkabiliyor.
Ve o zaman antrenör olarak duymak istemediğimiz o cümleyi duyuyoruz:
“Hocam, çocuğum çok istiyor ama bizim onu gönderecek maddi gücümüz yok.”
İşte asıl mesele burada başlıyor.

ÇOCUK YETENEKSİZLİKTEN DEĞİL, İMKÂNSIZLIKTAN YARI YOLDA KALMASIN
Bir düşünün…
Çocuk yıllarca çalışmış.
Tekniğini geliştirmiş.
Antrenmanlarını aksatmamış.
Dereceler yapmaya başlamış.
Antrenörü ona inanıyor.
Ailesi yıllardır fedakârlık yapıyor.
Önünde uluslararası tecrübe kazanabileceği önemli bir müsabaka var.
Ama gidemiyor.
Neden?
Başarısız olduğu için değil.
Yeteneksiz olduğu için değil.
Antrenman yapmadığı için değil.
Maddi imkânı yetmediği için.
Belki de gelecekte millî formayı giyecek bir çocuğu daha yolun ortasında kaybediyoruz.
Belki geleceğin Avrupa şampiyonu…
Belki dünya şampiyonu…
Bunu hiçbirimiz bilemeyiz.
Çünkü o çocuğa kendisini gösterebileceği yere ulaşma fırsatı vermezsek, nereye kadar gidebileceğini de hiçbir zaman öğrenemeyiz.

KULÜP MÜ KARŞILASIN? KULÜP ZATEN AYAKTA KALMAYA ÇALIŞIYOR!
Burada çok önemli bir yanlış anlaşılmanın da önüne geçmek istiyorum.
“Bu giderleri spor kulübü karşılasın.” demek kolaydır.
Ama özellikle taekwondo ve diğer amatör mücadele sporlarında faaliyet gösteren birçok özel spor kulübünün ekonomik gerçekliği çok farklıdır.
Kulübün her ay kirası vardır.
Elektriği, suyu, doğalgazı ve diğer faturaları vardır.
Muhasebe gideri vardır.
Vergisel yükümlülükleri vardır.
Çalışan antrenörlerin emeğinin karşılığı vardır.
Salonun temizliği, bakımı, tamiri ve spor malzemesi giderleri vardır.
Ve bütün bunların karşısında çoğunlukla temel gelir kaynağı sporcu aidatlarıdır.
Her ay sonunda aynı hesap yapılır:
Kira ödenecek mi?
Faturalar çıkacak mı?
Antrenörlerin ücretleri karşılanabilecek mi?
Salon gelecek ay da açık kalabilecek mi?
İşte amatör spor kulüplerimizin önemli bir bölümünün verdiği mücadele budur.
Bazen mesele yeni bir şube açmak veya daha fazla para kazanmak değildir.
Mesele gelecek ay o salonun kapısını yeniden açabilmektir.
Çünkü kulüp kapanırsa yalnızca bir işletmenin kepengi inmez.
Orada spor yapan onlarca çocuğun ikinci yuvası da kapanır.
KULÜP KAPANIRSA ŞAMPİYONU NEREDE YETİŞTİRECEĞİZ?
Hepimiz Türkiye şampiyonu istiyoruz.
Millî sporcu istiyoruz.
Avrupa şampiyonu istiyoruz.
Dünya şampiyonu istiyoruz.
Olimpiyatlarda başarı istiyoruz.
Peki bu sporcular nerede yetişecek?
Bir yerde antrenman yapmaları gerekmiyor mu?
Bir antrenörün yıllarca o çocuklarla ilgilenmesi gerekmiyor mu?
O çocuğun binlerce, on binlerce tekrar yapması gerekmiyor mu?
İşte bunların yapıldığı yerler spor salonları ve spor kulüpleridir.
Dolayısıyla amatör spor kulübünü ayakta tutmak sadece bir işletmeyi ayakta tutmak değildir.
Sporcu yetiştiren sistemi ayakta tutmaktır.
SPONSORLUK DENİNCE AKLINIZA MİLYONLAR GELMESİN
Buradan özellikle iş insanlarımıza ve esnafımıza seslenmek istiyorum.
“Sponsor” kelimesini duyduğunuzda aklınıza hemen milyonluk anlaşmalar gelmesin.
Sponsor olmak için mutlaka büyük bir holding sahibi olmak gerekmiyor.
Mahalledeki esnafımız da destek olabilir.
Küçük veya orta ölçekli işletmemiz de destek olabilir.
Büyük şirketimiz de destek olabilir.
Herkes kendi gücü oranında bu hikâyenin bir parçası olabilir.
Bir sporcunun bir yıllık salon aidatını karşılayabilirsiniz.
İmkânınız varsa iki yıllık aidatını üstlenebilirsiniz.
Bir çocuğun dobokunu veya koruyucu ekipmanlarını alabilirsiniz.
Bir müsabakanın ulaşım giderine destek olabilirsiniz.
Bir takımın konaklamasına katkı sağlayabilirsiniz.
Ve daha büyük imkânınız varsa, yetenekli bir sporcunun uluslararası bir organizasyona katılabilmesi için gereken desteği sağlayabilirsiniz.
Kimse sizden bütün yükü sırtlanmanızı istemiyor.
Biz sadece diyoruz ki:
Gücünüz neye yetiyorsa, bir çocuğun yolundaki bir engeli kaldırın.
ASIL KIRILMA NOKTALARINDAN BİRİ: YURT DIŞI MÜSABAKALARI
Bunu özellikle vurgulamak istiyorum.
Bir sporcu için uluslararası müsabakaya katılmak yalnızca başka bir ülkeye gidip maç yapmak değildir.
Farklı ekolleri görür.
Farklı rakiplerle karşılaşır.
Uluslararası müsabaka atmosferini öğrenir.
Tecrübe kazanır.
Eksiklerini görür.
Kendisini geliştirir.
Ve millî takım hedefi doğrultusunda önemli deneyimler elde eder.
Fakat tam bu noktada ekonomik engel karşımıza çıkabiliyor.
Çocuk hazır.
Antrenör hazır.
Müsabaka hazır.
Ama para yok.
Bir çocuğun yıllarca yaptığı antrenmanın karşısına sonunda rakibi değil, maddi imkânsızlık çıkıyor.

DESTEĞE EN FAZLA, MİLLÎ OLMADAN ÖNCE İHTİYAÇ VAR
Millî takım seviyesine ulaşmak uzun bir sürecin sonucudur.
Sporcu önce yetişecek.
Müsabakalara katılacak.
Kendisini geliştirecek.
Gerekli sportif kriterleri karşılayacak.
Seçme süreçlerinden geçecek.
Federasyon tarafından ülkemizi temsil etmek üzere görevlendirildiği resmî uluslararası organizasyonlara katılacak.
Millî sporcu statüsü de ilgili mevzuattaki şartlara göre kazanılmaktadır.
Dolayısıyla sponsor desteğinin en değerli olduğu dönemlerden biri, sporcunun henüz o noktaya ulaşmaya çalıştığı dönemdir.
Çünkü asıl soru şudur:
O çocuk millî seviyeye ulaşabilecek maddi imkânı bulabilecek mi?
Millî takım seviyesine ulaşıp federasyonun resmî faaliyetleri kapsamında ülkemizi temsil etmeye başladıktan sonra süreç farklılaşmaktadır.
Bizim özellikle dikkat çekmek istediğimiz dönem, çocuğun oraya ulaşabilmek için verdiği uzun ve masraflı mücadeledir.
ÜSTELİK AMATÖR SPORA SPONSORLUKTA ÖNEMLİ VERGİ AVANTAJI VAR
İş dünyamızın bilmesi gereken çok önemli bir konu daha var.
Mevzuatta öngörülen şartları taşıyan sponsorluk harcamalarının amatör spor dallarında tamamı (%100’ü), profesyonel spor dallarında ise %50’si gelir veya kurumlar vergisi matrahının tespitinde beyan edilen kazançtan indirim konusu yapılabilmektedir.
Buradaki “%100” ifadesini doğru anlamak gerekir.
Bu, sponsorun yaptığı harcamanın tamamının devlet tarafından kendisine geri ödenmesi anlamına gelmez.
Mevzuata uygun sponsorluk harcamasının tamamının, gerekli şartlar çerçevesinde vergi matrahının hesabında indirim konusu yapılabilmesi anlamına gelir.
Üstelik sponsorluk yalnızca nakit para vermek şeklinde olmak zorunda da değildir; mevzuatta ayni ve nakdi sponsorluk imkânları bulunmaktadır.
Yani mevzuatın sunduğu imkân var.
Sporcu var.
Yetenek var.
Emek var.
Antrenör var.
Hedef var.
Peki sponsor nerede?
BİR SPONSOR, BİR SPORCUNUN KADERİNİ DEĞİŞTİREBİLİR
Bazen hayatın yönünü çok büyük şeyler değiştirmez.
Belki bir yıllık aidat…
Belki bir çift koruyucu…
Belki bir uçak bileti…
Belki birkaç gecelik konaklama…
Belki de o çocuğun hayatındaki ilk önemli uluslararası müsabaka…
Sizin için küçük görünen bir destek, bir çocuk için yıllardır beklediği kapının açılması olabilir.
Bugün ona destek olursunuz.
Yarın Türkiye derecesi yapar.
Sonra millî takım hedefinin peşinden gider.
Bir gün ay-yıldızlı formayı giyer.
Belki yıllar sonra Avrupa veya dünya kürsüsüne çıkar.
Ve siz o gün şunu söyleyebilirsiniz:
“Bu çocuk daha yolun başındayken biz ona inanmıştık.”
Bence sponsorluğun en güzel karşılığı budur.
BAŞARI GELDİKTEN SONRA ALKIŞLAMAK KOLAY
Şampiyon olduktan sonra herkes sporcuyu tanır.
Millî formayı giydiğinde fotoğrafını herkes paylaşır.
Madalya kazandığında herkes tebrik eder.
Ama gerçek destek, başarıdan önce verilen destektir.
Çocuk henüz tanınmıyorken…
Henüz millî değilken…
Henüz Avrupa veya dünya madalyası yokken…
Ailesi yurt dışı müsabakasının hesabını yaparken…
Kulübü ay sonunda kirasını düşünürken…
Antrenörü yıllardır o çocuğun üzerinde emek verirken…
Birisi çıkıp:
“Sen çalışmaya devam et. Ben de gücüm yettiğince senin yanında olacağım.”
diyebiliyorsa, işte o destek gerçekten değerlidir.
İŞ DÜNYASINA VE ESNAFIMIZA ÇAĞRIMDIR
Büyük şirketlerimize sesleniyorum.
Küçük ve orta ölçekli işletmelerimize sesleniyorum.
Mahalle esnafımıza sesleniyorum.
İş insanlarımıza sesleniyorum.
Amatör sporun kapısından içeri bir kez bakın.
Orada sadece tekme atan, yumruk atan veya müsabakaya hazırlanan çocuklar görmeyeceksiniz.
Disiplini öğrenen çocuklar göreceksiniz.
Hedef koymayı öğrenen çocuklar göreceksiniz.
Kaybettiğinde yeniden ayağa kalkmayı öğrenen çocuklar göreceksiniz.
Kötü alışkanlıklardan uzak duran gençler göreceksiniz.
Ülkemizi gelecekte temsil edebilecek yetenekler göreceksiniz.
Ve belki de desteğinize gerçekten ihtiyacı olan bir çocuk göreceksiniz.
O çocuğun bütün masraflarını karşılamak zorunda değilsiniz.
Bir yerinden tutun.
İmkânınız varsa bir yıllık aidatını üstlenin.
Malzemesine destek olun.
Bir müsabakasına destek olun.
Yoluna destek olun.
Konaklamasına destek olun.
Yurt dışındaki bir müsabakaya ulaşmasına yardımcı olun.
Ya da sporcuları yetiştiren amatör spor kulübünün ayakta kalmasına katkı sağlayın.
Çünkü bazen küçücük bir destek, çok büyük bir hikâyenin başlangıcıdır.
MADALYAYA DEĞİL, MADALYAYA GİDEN YOLA SPONSOR OLUN!
Son sözüm budur.
Biz sadece bugünün şampiyonlarına değil, yarının şampiyon adaylarına da sahip çıkmalıyız.
Bir çocuğun hayali salon aidatına takılmasın.
Bir sporcunun geleceği koruyucu malzemeye takılmasın.
Yılların emeği bir uçak biletine takılmasın.
Uluslararası tecrübe kazanma fırsatı otel masrafına takılmasın.
Ve hiçbir anne-baba, yetenekli çocuğuna;
“Evladım, paran olmadığı için gidemezsin.”
demek zorunda kalmasın.
İş dünyasına ve esnafımıza çağrım çok açık:
GELECEĞİN ŞAMPİYONLARINA SPONSOR OLUN!
Çünkü siz yalnızca bir müsabakanın masrafını karşılamış olmayacaksınız.
Bir çocuğun hayaline ortak olacaksınız.
Bir ailenin yükünü hafifleteceksiniz.
Bir sporcunun yolunu açacaksınız.
Amatör sporun yaşamasına katkıda bulunacaksınız.
Ve belki de yıllar sonra ay-yıldızlı bayrağımızı uluslararası bir kürsüde dalgalandıracak sporcunun hikâyesinde sizin de bir payınız olacak.
Unutmayalım:
Şampiyon kürsüde doğmaz.
Şampiyon, o kürsüye giden uzun ve zorlu yolda yetişir.
O YOLA SPONSOR OLUN.
Vahap Baran
Avrupa Birliği Gazetesi Spor Köşe Yazarı
Vahap Baran | Avrupa Birliği Gazetesi Spor Köşe Yazarı
Bir sınıf düşünün. Öğretmen bir soru soruyor. Cevabı bilen bir çocuk var ama parmak kaldırmıyor. Çünkü yanlış söylemekten korkuyor. Arkadaşlarının gülmesinden, öğretmeninin gözünde başarısız görünmekten çekiniyor.
Aynı çocuğu akşam taekwondo salonunda görüyorum. İlk günlerde orada da çekingen. Tekniği biliyor ama uygulamaya cesaret edemiyor. Rakibi karşısına geldiğinde geri çekiliyor. Birkaç antrenman sonra yeniden deniyor. Hata yapıyor, düzeltiyor, tekrar deniyor. Sonunda bir gün, antrenörünün işaretini beklemeden doğru anda hamlesini yapıyor.
O çocuğun aldığı ders yalnızca tekme atmak değildir. “Ben de yapabilirim” demeyi öğrenmiştir.
Çocuklarımızın eğitimi konuşulurken çoğu zaman defterine, sınavına, karnesine bakıyoruz. Elbette bunların hepsi önemlidir. Fakat bir çocuğun öğrenebilmesi için başka şeylere de ihtiyacı vardır: Soru sormaya cesaret etmek, dikkatini toplamak, bir işe sabırla devam etmek, hata yaptığında yeniden denemek ve zorlandığında yardım istemek.
Bunları yalnızca bir kitapta okuyarak öğrenmek kolay değildir. Çocuk bazen yaşayarak öğrenir. Spor salonu da bunun için güçlü bir ortam sunar.
Taekwondoda bir hareket ilk gösterildiğinde kolay görünür. Sıra uygulamaya gelince çocuk dengesini kaybeder, zamanlamayı kaçırır veya tekniği karıştırır. Antrenör düzeltir. Sporcu yeniden dener. Bir hareketin arkasında onlarca tekrar, bir ilerlemenin arkasında sabır vardır. Çocuk, başarının yalnızca istemekle gelmediğini orada görür.

Bu tecrübenin okul hayatında da bir karşılığı vardır. Matematikte çözemediği bir soruya yeniden dönmek, okuduğu bir metni anlamadığında tekrar okumak, ödevini son dakikaya bırakmadan tamamlamak… Bunlar da emek ve alışkanlık ister. Spor çocuğa doğrudan dersin cevabını vermez; fakat çalışmanın ne anlama geldiğini somut biçimde yaşatabilir.
Bir başka önemli ders de karar vermektir. Müsabakada antrenör kenardan taktik verir, fakat minderdeki anı yaşayan sporcudur. Karşısındakini izleyecek, uygun zamanı seçecek ve hamlesini yapacaktır. Bazen başarır, bazen gecikir. Sonrasında birlikte konuşurlar: “Ne gördün? Neden bekledin? Bir dahaki sefere neyi farklı yapabiliriz?”
Keşke çocuklarla okulda ve evde de daha sık böyle konuşabilsek. “Niye düşük not aldın?” sorusunun yanına “Hangi konuda zorlandın?” sorusunu koyabilsek. “Neden yapamadın?” demeden önce “Nasıl çalıştın, sana nasıl yardımcı olabiliriz?” diyebilsek.
Çünkü çocuk, kendisini sürekli yargılanırken hissettiğinde hatasını saklamayı öğrenebilir; dinlendiğinde ise hatasından öğrenme fırsatı bulur.
Burada spor salonlarına da büyük sorumluluk düşüyor. Bir çocuğu herkesin önünde azarlayan, yalnızca kazandığında takdir eden bir antrenman anlayışı, spordan beklediğimiz gelişimi sağlayamaz. Taekwondonun çocuğa katkısı, sadece hareket etmesinden gelmez. Ona nasıl davranıldığı, nasıl öğretildiği ve yenildiğinde yanında kimin durduğu da önemlidir.
Aynı şekilde sporu çocuğun derslerinin sihirli çözümü gibi göstermek de doğru olmaz. Taekwondo yapan her öğrencinin notu otomatik olarak yükselmez. Çocuğun uykuya, düzenli çalışmaya, öğretmen desteğine ve ailesinin ilgisine de ihtiyacı vardır. Spor, eğitimin yerine geçmez; çocuğun eğitim yolculuğuna değerli bir deneyim katar.

Bu yüzden aile, öğretmen ve antrenör birbirini rakip gibi görmemeli. Çocuğun sınav haftası varsa antrenman düzeni konuşulabilir. Müsabakası varsa ders planı birlikte yapılabilir. Herkes aynı masaya oturup çocuğun yükünü anlayabilir. En önemlisi de çocuğun söyledikleri dinlenebilir.
Biz bazen çocuklarımızdan aynı anda her şeyi bekliyoruz: Yüksek not alacak, yarışma kazanacak, hiç yorulmayacak, hiç hata yapmayacak. Oysa yetişmekte olan bir çocuğun ihtiyacı kusursuz görünmek değildir. Güvenle öğrenebileceği bir alan bulmaktır.
Bugün sınıfta elini kaldırmaya çekinen çocuk, yarın minderde ilk hamlesini yapabilir. Mindere çıkmaya korkan çocuk, bir gün sınıfta düşüncesini söyleyebilir. Bu değişim bir gecede olmaz. Bir öğretmenin verdiği söz hakkıyla, bir ailenin gösterdiği sabırla, bir antrenörün “Bir daha dene, yanındayım” demesiyle adım adım gerçekleşir.
Karne çocuğun bazı derslerdeki durumunu gösterir. Ama cesaretini, emeğini ve düştükten sonra yeniden ayağa kalkışını bütünüyle anlatamaz.
Biz yalnızca başarılı bir öğrenci ya da madalyalı bir sporcu yetiştirmeye çalışmıyoruz. Öğrenmekten korkmayan, çabalayan, kendine güvenen bir insan yetiştiriyoruz.
Zil çaldığında da minderden indiğinde de çocuğun bilmesini istediğim şey şu: Bir hata seni tanımlamaz. Yeniden denemek için her zaman bir fırsatın var.
Vahap Baran
Avrupa Birliği Gazetesi Spor Köşe Yazarı
Dünya Mega Kenti İstanbul’da Taekwondo Seçmeleri ve Türkiye Şampiyonası Kotası Yeniden Değerlendirilmelidir
Türkiye Taekwondo Federasyonu tarafından açıklanan grup müsabakaları; Ankara, İstanbul, Doğu ve Batı olmak üzere dört ayrı bölgede düzenlenmektedir.
Federasyonun yayımladığı kota tablosuna göre İstanbul grubunda yıldızlar, gençler, ümitler ve büyükler kategorilerinde yalnızca ilk 8’e giren sporcular Türkiye Şampiyonası’na katılma hakkı kazanmaktadır.
Minikler kategorisinde ise kota ilk 16 olarak belirlenmiştir. Minik sporcularımız adına yapılan bu düzenlemeyi son derece olumlu ve değerli buluyorum. Daha fazla çocuğumuzun Türkiye Şampiyonası heyecanını yaşayabilmesi, müsabaka tecrübesi kazanabilmesi ve sporun içinde tutulabilmesi adına bu karar güzel bir gelişmedir.
Bu doğru uygulama için Türkiye Taekwondo Federasyonu Başkanımız Sayın Bahri Tanrıkulu’na, As Başkan Sayın Engin Sarıkaya’ya, Genel Koordinatör Sayın Bekir Türk’e ve emeği bulunan bütün federasyon yetkililerimize teşekkür ediyorum.
Ancak miniklerde atılan bu güzel adımın İstanbul grubundaki yıldızlar, gençler, ümitler ve büyükler kategorilerinde de devam ettirilmesini bekliyoruz.
Çünkü İstanbul sıradan bir şehir değildir. Dünyanın sayılı mega kentlerinden biri olan İstanbul’da gerçekleştirilen taekwondo seçmeleri, sporcu yoğunluğu ve müsabaka sayısı bakımından çoğu zaman Türkiye Şampiyonası’nı aratmamaktadır.

Bu nedenle öncelikli talebimiz açık ve nettir:
İstanbul grubunda yıldızlar, gençler, ümitler ve büyükler kategorilerindeki ilk 8 kotası en az ilk 16’ya çıkarılmalı; sporcu katılımının çok yüksek olduğu sıkletlerde ise ilk 24 kotası uygulanmalıdır.
Bu, İstanbul’a ayrıcalık istemek değildir.
Bu talep; sporcu sayısına, kulüp yoğunluğuna, sıkletlerdeki gerçek katılım oranına ve müsabaka şartlarına göre hakkaniyetli bir düzenleme yapılması isteğidir.
Çünkü eşitlik ile adalet aynı şey değildir. Her gruba aynı sayıyı vermek kâğıt üzerinde eşitlik gibi görünebilir. Ancak şartları birbirinden farklı olan grupları aynı kefeye koymak, adalet terazisinin dengesini bozabilir.
İstanbul Sıradan Bir Şehir Değil, Dünya Mega Kentidir
TÜİK’in 2025 verilerine göre İstanbul’un resmî nüfusu 15 milyon 754 bin kişiyi aşmıştır. Günlük hareketlilik, öğrenciler, çalışanlar ve geçici nüfus da hesaba katıldığında İstanbul’un taşıdığı insan ve sporcu potansiyeli çok daha büyük boyutlara ulaşmaktadır.
İstanbul yalnızca Türkiye’nin en kalabalık şehri değildir. Dünyanın sayılı mega kentlerinden biri, aynı zamanda Türkiye’de sporun da başkentidir.
Spor kulüplerinin, belediye tesislerinin, özel spor salonlarının, üniversitelerin, antrenörlerin ve lisanslı sporcuların en yoğun bulunduğu merkezlerin başında İstanbul gelmektedir.
Taekwondo açısından bakıldığında İstanbul’da gerçekleştirilen bir grup seçmesi, çoğu zaman küçük çaplı bir Türkiye Şampiyonası niteliği taşımaktadır. Bazı sıkletlerde sporcular daha Türkiye Şampiyonası’na ulaşamadan çok sayıda müsabaka yapmak zorunda kalmaktadır.
Ben bunu yalnızca dışarıdan gözlemleyen biri olarak değil, yıllardır tataminin içinde bulunan bir antrenör ve sporcu velisi olarak ifade ediyorum.
Oğlum Harun Yahya Baran’ın en son katıldığı müsabakada, bulunduğu sıkletin final karşılaşması onuncu maçtı. Yani bir sporcunun finale kadar ulaşabilmesi için on müsabakalık çok uzun ve yıpratıcı bir yolu aşması gerekiyordu.
Harun Yahya üçüncü veya dördüncü müsabakasında elendi; finale çıkmadı. Burada anlatmak istediğim onun finale çıkması değil, o sıklette finale ulaşmanın ancak onuncu karşılaşmada mümkün olabilmesidir.
Bir sporcunun finale ulaşabilmek için on karşılaşma dayanması gereken bir organizasyon, İstanbul’daki sporcu yoğunluğunu ve rekabetin ulaştığı seviyeyi açıkça göstermektedir.
Böyle bir seçmede ilk 8 içerisinde yer almak elbette büyük başarıdır. Fakat ilk 8’in hemen dışında kalan çok sayıda başarılı sporcu da Türkiye Şampiyonası seviyesinde mücadele edebilecek güce ve yeteneğe sahiptir.
Atalarımız, “Görünen köy kılavuz istemez” demiştir. İstanbul’daki müsabaka tablolarına, sıkletlerdeki sporcu sayılarına ve yapılan karşılaşma adetlerine bakıldığında mevcut kotanın yetersiz olduğu açıkça görülmektedir.
Miniklerde Yapılan Güzellik Diğer Kategorilere de Yansıtılmalıdır
Federasyonumuz minikler kategorisinde ilk 16 kotası uygulayarak önemli ve güzel bir adım atmıştır. Biz bu uygulamanın azaltılmasını değil, aynen korunmasını ve diğer kategoriler için örnek alınmasını istiyoruz.
Çünkü miniklikten yıldızlara geçen bir sporcunun önündeki yolun genişlemesi gerekirken, İstanbul grubunda kota bir anda ilk 16’dan ilk 8’e düşmektedir.
Çocuk büyüyor, gelişiyor, kuşaklarını tamamlıyor, müsabaka tecrübesi kazanıyor ve daha güçlü bir sporcu hâline geliyor. Ancak sporcu geliştikçe önündeki yol genişlemek yerine daralıyor.
Miniklerde başlayan umut; yıldızlarda, gençlerde, ümitlerde ve büyüklerde de devam etmelidir.
Üstelik federasyonun resmî kota tablosunda Doğu ve Batı gruplarında yıldızlar ile gençler kategorilerinde ilk 16 sporcuya Türkiye Şampiyonası hakkı tanınırken, İstanbul grubunda aynı kategorilerde kota ilk 8 ile sınırlandırılmaktadır.
Doğu ve Batı gruplarında yıldızlar ve gençler için uygulanabilen ilk 16 kotasının, sporcu ve kulüp yoğunluğu son derece yüksek olan İstanbul’da da uygulanmasını beklemek en doğal hakkımızdır.
Aynı şekilde ümitler ve büyükler kategorilerinde de İstanbul’un gerçek sporcu sayısı dikkate alınarak kota artırılmalıdır.
Miniklerde yapılan güzelliğin yıldızlara, gençlere, ümitlere ve büyüklere de yansıtılması; sporcularımızın umutlarını güçlendirecek, velilerimizin sisteme olan güvenini artıracak ve özel spor kulüplerindeki sporcu kaybının önüne geçecektir.
Talebimiz Diğer Şehirlerin Hakkını Azaltmak Değildir
Burada diğer şehirlerimizi asla küçümsemiyorum.
Anadolu’nun dört bir yanında çok değerli antrenörlerimiz, son derece başarılı sporcularımız, köklü kulüplerimiz ve örnek spor tesislerimiz bulunmaktadır. Doğu ve Batı gruplarında da birbirinden güçlü sporcuların mücadele ettiğini biliyoruz.
Bizim itirazımız hiçbir şehrin, hiçbir antrenörün ve hiçbir sporcunun başarısına değildir.
Bizim talebimiz; Doğu, Batı veya Ankara gruplarının kontenjanlarının azaltılması da değildir. Hiç kimsenin hakkından alınıp İstanbul’a verilmesini istemiyoruz.
Talebimiz, İstanbul’un sporcu ve kulüp yoğunluğu dikkate alınarak İstanbul’a ilave kota verilmesidir.
Bir sıklette 20 sporcunun mücadele ettiği yerle 100 veya daha fazla sporcunun mücadele ettiği yere aynı kontenjanın verilmesi, matematiksel olarak eşit görünebilir; fakat sportif açıdan hakkaniyetli olmayabilir.
Aynı ayakkabı herkese uymadığı gibi, aynı kota da her bölgenin ihtiyacına cevap vermeyebilir. Elmalarla armutları aynı sepete koyarak sağlıklı bir değerlendirme yapılamaz.
Bu nedenle kota sistemi yalnızca bölge adına göre değil; o bölgedeki aktif lisanslı sporcu sayısı, müsabakaya kayıt yaptıran sporcu sayısı, kulüp yoğunluğu ve sıkletlerdeki gerçek katılım oranları dikkate alınarak belirlenmelidir.
Özel Spor Kulüplerinin Görünmeyen Mücadelesi
İstanbul’daki bir başka önemli mesele, sporcuların sahip olduğu antrenman imkânları arasındaki büyük farklılıktır.
Bazı belediye tesisleri ve kurumsal takımlar haftanın yedi günü çalışma imkânına sahiptir. Günde iki antrenman yapılan programlarda bir sporcu haftada 14-15 antrenmana kadar çıkabilmektedir.
Bu imkânlara sahip olan antrenörlerimizi ve sporcularımızı içtenlikle tebrik ediyorum. Gece gündüz çalışan, ter döken ve disiplinli şekilde hazırlanan her sporcunun yolu ve bahtı açık olsun.
Başarı hiçbir zaman tesadüf değildir. Emek olmadan yemek, ter dökmeden şampiyonluk olmaz.
Ancak özel spor kulüplerinin şartları aynı değildir.
Özel spor kulüplerinin büyük bir bölümü haftada üç gün antrenman yapabilmektedir. Fakat sporcunun bir gün hastalanması, okul dersi veya sınavının olması, ailesinin şehir dışına çıkması, yaz tatili, ulaşım sorunu ya da başka bir zorunluluk yaşanması hâlinde haftada üç gün olarak planlanan antrenman sayısı fiilen ortalama iki güne kadar düşmektedir.
Yani özel kulüpteki sporcunun normal çalışma programı haftada üç gündür; ancak hayatın içindeki çeşitli nedenlerle devamlılık ortalaması çoğu zaman haftada iki antrenmana inmektedir.
Haftada üç gün çalışma programı bulunan ve çeşitli sebeplerle ortalama iki antrenmana katılabilen bir çocukla haftada 14-15 antrenman yapabilen bir çocuğun aynı hazırlık düzeyinde olması beklenemez.
Birisi yarışa başlangıç çizgisinden başlarken diğeri birkaç adım geriden başlamaktadır. Sonra ikisinden de aynı sürede bitiş çizgisine ulaşmasını beklemek, vicdanları rahatsız eden bir tablo ortaya çıkarmaktadır.
Burada sorun, çok çalışan sporcunun başarılı olması değildir. Elbette çok çalışan, disiplinli hazırlanan ve emeğinin karşılığını alan sporcularımızı takdir ediyoruz.
Sorun, başlangıç imkânları arasında büyük farklar bulunmasına rağmen sistemin bütün sporcuları aynı şartlardan geliyormuş gibi değerlendirmesidir.

Fırsat eşitliği yalnızca tatamiye çıkarken değil, tatamiye hazırlanırken de sağlanmalıdır.
Özel Kulüpler Taşı Sıksa Suyunu Çıkarıyor
Özel spor kulüpleri salon kirası, personel giderleri, servis, malzeme, ulaşım, elektrik, su ve diğer masraflarla ayakta kalmaya çalışmaktadır.
Çocuklardan alınan aidatlarla hem salonun devamlılığı sağlanmakta hem de müsabakalara sporcu yetiştirilmektedir. Bir taraftan kira ödenirken diğer taraftan malzeme alınmakta, servis ayarlanmakta ve sporcular organizasyonlara götürülmektedir.
Kısacası özel kulüpler taşı sıksa suyunu çıkaracak şartlarda mücadele etmektedir.
Bütün bu zorluklara rağmen mahallelerde binlerce çocuğa ulaşan, onları kötü alışkanlıklardan uzaklaştıran, disiplin kazandıran ve millî takımlara sporcu yetiştiren yine bu kulüplerdir.
Taşıma suyla değirmen dönmez. Özel spor kulüplerinin yalnızca fedakârlıkla ve antrenörlerin kişisel çabalarıyla sonsuza kadar ayakta kalması beklenemez.
Bu kulüpler desteklenmeli, çalışma alanları genişletilmeli ve müsabaka sisteminde karşılaştıkları dezavantajlar dikkate alınmalıdır.
“İlk 8” Kotası Daraldıkça Özel Kulüplerin Salonları Boşalıyor
İstanbul’daki “ilk 8” kotasının sonucu yalnızca birkaç sporcunun Türkiye Şampiyonası’na gidememesi değildir. Bu sistemin özel spor kulüplerine yansıyan çok daha ağır ve uzun vadeli sonuçları bulunmaktadır.
Bir sporcu yıllarca yetiştiriliyor. Çocukluğundan itibaren antrenmanlara katılıyor, kuşaklarını tamamlıyor, müsabaka tecrübesi kazanıyor ve tam başarı basamaklarını tırmanmaya hazır hâle geliyor.
Ancak İstanbul’daki çok yoğun seçmelerde sürekli aynı dar kota engeliyle karşılaştığında zamanla umudunu kaybetmeye başlıyor.
Sporcu, “Ne kadar çalışırsam çalışayım ilk 8’e girmem çok zor” diye düşünüyor.
Veli, “Çocuğumuz yıllardır emek veriyor ama Türkiye Şampiyonası’nın kapısından bile geçemiyor” diyerek desteğini azaltabiliyor.
Bazen sporcu kendi isteğiyle, bazen ailesinin kararıyla, bazen de yaşadığı hayal kırıklığının etkisiyle taekwondodan uzaklaşıyor.
En acı tarafı da şudur: Bırakanlar yalnızca yeni başlayan çocuklar değildir.
Yılların emeğiyle yetişmiş, müsabaka tecrübesi kazanmış, zirveye çıkmaya hazırlanan, gelecekte millî takıma kadar yükselebilecek kalifiye sporcularımız da birer birer salonlardan ayrılmaktadır.
Bir sporcuyu yetiştirmek yıllar sürüyor; kaybetmek ise bazen tek bir seçme müsabakasına bakıyor.
Bu kayıp yalnızca sporcunun veya ailesinin kaybı değildir. Antrenörün yıllarca verdiği emek, kulübün yaptığı yatırım ve Türk taekwondosunun geleceği de kaybedilmektedir.
Kaş yapalım derken göz çıkarmamak gerekir. Türkiye Şampiyonası’nın kalitesini yükseltmek isterken, geleceğin şampiyon adaylarını daha yolun başında sistemin dışına itmemeliyiz.
Yetişmiş bir sporcunun kulüpten ayrılması, arkasından gelen küçük sporcuları da etkilemektedir. Çünkü yeni başlayan çocuklar kulüplerindeki başarılı büyüklerini örnek alır.
Onlarla aynı salonda çalışmak, onların madalyalarını görmek ve başarı hikâyelerini dinlemek çocuklara hedef kazandırır. Örnek alınan sporcular salonlardan ayrıldıkça, yeni başlayanların hevesi ve kulübe bağlılığı da zayıflamaktadır.
Böylece zincirleme bir kayıp ortaya çıkmaktadır:
Sporcu umut kaybediyor, veli desteğini azaltıyor, yetişmiş sporcu bırakıyor, yeni başlayan çocuk örnek alacağı sporcuyu kaybediyor ve özel spor kulüplerinin salonları giderek boşalıyor.
Salonlar bir günde boşalmıyor.
Önce bir sporcu umudunu kaybediyor, ardından bir veli vazgeçiyor, sonra başka bir çocuk arkadaşını takip ediyor. Damlaya damlaya göl olduğu gibi, birer birer yaşanan ayrılıklar da zamanla büyük bir sporcu kaybına dönüşüyor.
Bugün birçok özel spor kulübü yalnızca ekonomik sıkıntılarla değil, bu sistemin meydana getirdiği sporcu kaybıyla da mücadele etmektedir.
Kirasını, malzemesini ve bütün giderlerini sporcu aidatlarıyla karşılamaya çalışan özel kulüpler için yetişmiş sporcuların ayrılması çok ciddi bir darbedir.
Federasyonumuzun yalnızca şampiyonalara kaç sporcunun katılacağını değil, mevcut kota sistemi nedeniyle kaç sporcunun taekwondodan uzaklaştığını da değerlendirmesi gerekir.
Başarı yalnızca kürsüye çıkan sporcuların sayısıyla ölçülmemelidir. Spora kazandırdığımız ve sistemin içinde tutabildiğimiz çocukların sayısı da başarı ölçüsü olmalıdır.
“İlk 8” kotası bu açıdan yeniden ele alınmalıdır. Çünkü kotayı dar tutarak organizasyonu küçültebiliriz; fakat aynı zamanda sporcuların hayallerini, özel kulüplerin geleceğini ve Türk taekwondosunun insan kaynağını da daraltmış oluruz.
Boşalan her özel spor kulübü, Türk taekwondosunun kaybettiği yeni bir yetenek kapısıdır.
Biz daha fazla çocuğun sporun içinde kalmasını, daha fazla özel kulübün ayakta durmasını ve yıllarca yetiştirilen sporcuların umutsuzluğa kapılarak tatamiden ayrılmamasını istiyoruz.
Temsil ve Faaliyet Baskısı da Dikkate Alınmalıdır
Kulüpler açısından federasyon faaliyetlerine katılmak yalnızca sportif bir tercih değildir. Faaliyet sayıları, kulüplerin federasyon içindeki temsili ve delege süreçleri açısından da önem taşıyabilmektedir.
Bu durum kulüplerin üzerindeki baskıyı daha da artırmaktadır.
Bir tarafta sporcuları müsabakalara götürme zorunluluğu, diğer tarafta ulaşım, konaklama, yemek, malzeme ve kayıt giderleri bulunmaktadır.
Özellikle kendi imkânlarıyla ayakta kalmaya çalışan özel spor kulüpleri için her faaliyet ciddi bir maddi yük anlamına gelmektedir.
Sistem yalnızca güçlü bütçeye ve geniş çalışma imkânlarına sahip kurumların devam edebileceği bir yapıya dönüşmemelidir. Küçük ve orta ölçekli spor kulüpleri de Türk taekwondosunun temel taşlarıdır.
Türkiye’nin en ücra mahallesinde bir çocuğun elinden tutup onu kötü alışkanlıklardan uzaklaştıran özel kulüp antrenörünün emeği de en az bir şampiyonluk madalyası kadar değerlidir.
Çözüm Mümkündür
Eleştirmek kolaydır; önemli olan çözüm önerebilmektir.
İstanbul’daki yoğunluğun azaltılması, yetişmiş sporcuların kaybedilmemesi ve daha fazla yeteneğin değerlendirilebilmesi için atılması gereken ilk adım, Türkiye Şampiyonası kotasının artırılmasıdır.
Miniklerde uygulanan ilk 16 kotası aynen korunmalıdır.
İstanbul grubunda yıldızlar, gençler, ümitler ve büyükler kategorilerindeki kota en az ilk 16’ya çıkarılmalıdır.
Sporcu katılımının ve müsabaka sayısının çok yüksek olduğu sıkletlerde ilk 24 kotası uygulanmalıdır.
Kota sayıları yalnızca bölge adına göre değil, o kategoride ve sıklette müsabakaya kayıt yaptıran gerçek sporcu sayısına göre belirlenmelidir.
Çok yoğun sıkletler için ilave kota veya ikinci seçme hakkı tanınabilir.
İstanbul grubu, gerekli görülmesi hâlinde Avrupa Yakası ve Anadolu Yakası olmak üzere iki ayrı seçme bölgesine ayrılabilir.
Grup seçmelerinde son 16 veya çeyrek final seviyesine ulaşan sporcular için federasyon sıralaması, sezon puanı ya da ek seçme müsabakası gibi ikinci bir değerlendirme sistemi kurulabilir.
Özel spor kulüplerinin antrenman kapasitesini artırabilmesi için belediyelerle ve kamu kurumlarıyla salon kullanım protokolleri yapılabilir.
Bunların hiçbiri İstanbul’a ayrıcalık tanımak anlamına gelmez. Tam tersine, sporcu yoğunluğunun ortaya çıkardığı dengesizliği ölçülebilir verilerle düzeltmek anlamına gelir.
Bu değişiklik yalnızca bir kontenjan düzenlemesi olmayacaktır. Sporcuların umutlarını koruyacak, velilerin güvenini artıracak ve özel spor kulüplerinin salonlarını yeniden canlandıracak önemli bir adım olacaktır.
Başarıyı Takdir Etmek, Eksikleri Söylemeye Engel Değildir
Türkiye Taekwondo Federasyonu Başkanımız Sayın Bahri Tanrıkulu’nun öncülüğünde Türk taekwondosu uluslararası alanda son derece önemli başarılara imza atmıştır.
Federasyonun açıkladığı verilere göre 2025 yılında uluslararası organizasyonlarda 140 altın, 118 gümüş ve 145 bronz olmak üzere toplam 403 madalya kazanılmıştır.
Bu rakamlar, Türk taekwondosunun uluslararası alandaki gücünü ve yapılan çalışmaların değerini açıkça göstermektedir.
Ayrıca 2028 Dünya Taekwondo Poomsae Şampiyonası’nın Türkiye’de düzenlenecek olması, ülkemiz adına büyük bir gurur ve son derece önemli bir kazanımdır.
Böylesine büyük bir organizasyonun Türkiye’ye kazandırılması, federasyon yönetiminin uluslararası ilişkilerdeki başarısının ve Türk taekwondosunun dünyadaki saygınlığının önemli bir göstergesidir.
Bu büyük başarılarda emeği bulunan Federasyon Başkanımız Sayın Bahri Tanrıkulu’nu, As Başkan Sayın Engin Sarıkaya’yı, Genel Koordinatör Sayın Bekir Türk’ü, yönetim kurulunu, teknik kurulları, millî takım antrenörlerini ve ay-yıldızlı bayrağımız için mücadele eden bütün sporcularımızı gönülden kutluyorum.
Uluslararası başarılarımızla gurur duyuyoruz. Bayrağımızın göndere çekildiği ve İstiklâl Marşımızın okunduğu her an hepimizin ortak sevincidir.
Başarıyı takdir etmek, eksik gördüğümüz konuları dile getirmemize engel değildir. Tam tersine, başarılı bir yapının daha da güçlenmesi için sahadan gelen seslerin dikkatle dinlenmesi gerekir.
Miniklerde ilk 16 kotasının uygulanması da federasyonumuzun gerekli gördüğünde sporcuların önünü açan olumlu düzenlemeler yapabildiğini göstermektedir.
Bizim beklentimiz, miniklerde gösterilen aynı güzel yaklaşımın İstanbul grubundaki yıldızlar, gençler, ümitler ve büyükler kategorilerinde de gösterilmesidir.
Bu Bir Muhalefet Yazısı Değil, Sahadan Gelen Bir Çağrıdır
Bu yazı Türkiye Taekwondo Federasyonu’na karşı yazılmış bir muhalefet yazısı değildir.
Bu yazı; yıllarını taekwondoya vermiş bir antrenörün, sporcu velisinin, özel spor kulüplerinin ve İstanbul’da mücadele eden çok sayıda sporcunun ortak sıkıntısını anlatan yapıcı bir çağrıdır.
Doğruyu söylemek muhalefet etmek değildir.
Eksik gördüğümüz noktayı dile getirmek, kuruma zarar vermek değil; kurumu daha güçlü hâle getirme arzusudur.
“Dost acı söyler” sözü boşuna söylenmemiştir. İğneyi kendimize, çuvaldızı başkasına batırarak konuşmak zorundayız.
Biz bu camianın içindeyiz. Federasyonumuzun başarılı olmasını, sporcularımızın çoğalmasını, kulüplerimizin ayakta kalmasını ve Türk taekwondosunun dünyada daha da güçlenmesini istiyoruz.
Federasyon Başkanımız Sayın Bahri Tanrıkulu’nun, As Başkanımız Sayın Engin Sarıkaya’nın, Genel Koordinatör Sayın Bekir Türk’ün ve federasyon yönetiminin sahadan gelen bu çağrıya kayıtsız kalmayacağına inanıyorum.
Çünkü onlar da sporculuktan, antrenörlükten, tatamiden ve bu camianın içinden gelmektedir. Sporcuların hangi fedakârlıklarla yetiştiğini, velilerin neler yaşadığını ve antrenörlerin bir sporcuyu yetiştirmek için kaç yıl emek verdiğini en iyi bilenler yine bu camianın yöneticileridir.
İstanbul’un Sesi Duyulmalıdır
İstanbul’da seçmelere katılan sporcu sayıları, her sıklette yapılan toplam müsabaka sayıları, bir sporcunun finale ulaşabilmek için yapmak zorunda kaldığı karşılaşma adedi ve Türkiye Şampiyonası’na ulaşma oranları bilimsel olarak incelenmelidir.
Bunun yanında seçmelerden sonra kaç sporcunun kulübünden ayrıldığı, kaç sporcunun müsabakalara katılmayı bıraktığı ve özel spor kulüplerinin sporcu sayılarında nasıl bir değişim yaşandığı da araştırılmalıdır.
Eğer rakamlar İstanbul’daki yoğunluğu ve sporcu kaybını açıkça ortaya koyuyorsa, kota sistemi de bu gerçeğe göre yeniden düzenlenmelidir.
Çünkü ölçmediğimiz bir sorunu çözemeyiz.
Sahada alın teri döken çocuklarımızın, fedakâr ailelerimizin, büyük ekonomik zorluklarla kulüplerini yaşatmaya çalışan yöneticilerimizin ve yıllarını bu spora vermiş antrenörlerimizin sesine kulak verilmelidir.
Talebimiz kimsenin hakkının alınması değildir.
Talebimiz, hak eden daha fazla sporcunun önünün açılmasıdır.
Talebimiz, miniklerde uygulanan güzel ve doğru ilk 16 kotasının diğer kategorilere de örnek olmasıdır.
Talebimiz, yetişmiş sporcuların umutsuzluğa kapılarak taekwondoyu bırakmasının önüne geçilmesidir.
Talebimiz, özel spor kulüplerinin salonlarının boşalmasının durdurulmasıdır.
Talebimiz, dünya mega kenti İstanbul’un büyüklüğünün, sporcu yoğunluğunun ve gerçek müsabaka şartlarının dikkate alınmasıdır.
Talebimiz ayrıcalık değil, hakkaniyettir.
İstanbul’a “ilk 8” kotası yetmemektedir. Yıldızlar, gençler, ümitler ve büyüklerde kota en az ilk 16’ya; sporcu yoğunluğunun çok yüksek olduğu sıkletlerde ise ilk 24’e çıkarılmalıdır.
Türkiye Taekwondo Federasyonumuzun bu konuyu yeniden değerlendireceğine, sahadan gelen görüşleri dinleyeceğine ve Türk taekwondosunun geleceği adına en doğru kararı vereceğine inanıyorum.
Çünkü güçlü federasyon; yalnızca madalya kazanan değil, sistemin içindeki bütün sporcularına umut verebilen, yetişmiş sporcularını kaybetmeyen ve özel spor kulüplerini yaşatabilen federasyondur.
Vahap Baran
Avrupa Birliği Gazetesi Spor Köşe Yazarı