40,2592$% 0.13
46,7280€% 0.07
53,9463£% 0.2
4.309,12%-0,18
7.021,00%0,34
28.001,00%0,34
3.335,67%0,36
10.222,02%-0,03
4782277฿%1.63469

02 Ocak 2026 Cuma

Türkiye’de siyaset, yalnızca Meclis kürsülerinde yapılan bir tartışma değildir. O, sokakta yürüyen vatandaşın adımına, esnafın siftahına, gençlerin hayallerine kadar uzanan görünmez ama ağır bir gölgedir. Dünyanın pek çok ülkesinde siyaset belirli sınırlar içinde kalırken, Türkiye’de hayatın neredeyse tamamına sirayet etmiş durumdadır.
Siyasetçilerin gücü bu topraklarda yadsınamaz bir gerçekliktir. Öyle ki bazen bir imza kader belirler, bazen bir cümle piyasaları sarsar, bazen de tek bir karar milyonların yaşamını doğrudan etkiler. Bu denli yoğun ve merkezileşmiş bir siyasal etki, dünya ölçeğinde nadir rastlanan bir tabloyu gözler önüne serer.
Türkiye’de siyaset yalnızca yönetmez; şekillendirir. Kurumları, bireyleri, hatta düşünme biçimlerini yeniden inşa eder. Dostluklar, düşmanlıklar, kariyerler ve hatta umutlar çoğu zaman siyasi rüzgârın yönüne göre savrulur. Bu nedenle siyasetten uzak durmak isteyenler bile onun alanına çekilir; çünkü bu ülkede siyaset, tarafsız kalmaya pek izin vermez.
Asıl mesele ise gücün kendisinden çok, bu gücün nasıl kullanıldığıdır. Zira denge ve denetim mekanizmalarının zayıfladığı her ortamda, güç ağırlaşır; ağırlaştıkça da toplumun omuzlarına yük olur. Türkiye’nin en büyük sınavı tam da burada başlar: Gücü sınırlamak mı, yoksa ona teslim olmak mı?
Belki de artık sorulması gereken soru şudur:
Siyasetin bu kadar güçlü olduğu bir ülkede, toplum ne kadar özgür kalabilir? Cevabı zor, bedeli ağır ama yüzleşmeden ilerlemenin mümkün olmadığı bir sorudur bu.
İstersen yazıyı daha sert, daha kısa, ya da güncel siyasi göndermeler içeren bir versiyona da dönüştürebilirim.

Son günlerde özellikle erkeklerin yoğun olduğu sosyal medya gruplarında hızla yayılan bir metin, Türkiye’deki evlilik ve boşanma oranlarını “günümüz kadınlarının finansal tetikçi olarak yetiştirilmesi” suçlamasıyla tartışmaya açtı. Metin, Nene Hatun ve Kara Fatma gibi tarihi kadın figürlerini referans göstererek “Türk erkeği artık Türk kadınıyla evlenmek istemiyor” iddiasını ortaya atıyor. Peki gerçekten iddia edildiği gibi bir “kadın krizi” mi yaşanıyor, yoksa rakamlar bambaşka bir hikâye mi anlatıyor?

SonDakika: Avrupa Birliği Gazetesi’nin edindiği bilgiye göre; viral olan bu metin, özellikle Facebook’taki “Yurtdışından Eş Arayan Türk Erkekler” ve Instagram’daki benzer sayfalar üzerinden on binlerce kez paylaşıldı. Metinde öne sürülen en çarpıcı iddia, evliliklerin %72’sinin boşanmayla bittiği ve Türk erkeklerinin Endonezya, Ukrayna, Letonya, Rusya hatta Avrupa ve ABD’den eş bulduğu yönünde. Ancak resmi veriler bu rakamı doğrulamıyor.
TÜİK 2024 verilerine göre Türkiye’de evlenen çift sayısı 565.435, boşanan çift sayısı ise 171.881. Bu da boşanma oranını yaklaşık %30-35 bandında tutuyor, kesinlikle %72 değil. Kaba evlenme hızı binde 6,73, kaba boşanma hızı ise binde 2,05. Yani iddia edildiği gibi “evliliklerin dörtte üçü” boşanmıyor.
Ayrıca “Türk erkeği Türk kadını istemiyor” tezi de resmi istatistiklerle örtüşmüyor. Yabancı damat sayısı 2024’te sadece 6.422, yabancı gelin sayısı ise 33.276. Yani Türkiye’ye gelen yabancı kadın sayısı, Türkiye’den yurtdışına giden Türk erkek sayısından 5 kat fazla. Kısacası Türk erkekleri kitlesel olarak yurtdışına “kaçmıyor”; aksine Türkiye hâlâ net “gelin ithalatçısı” konumunda.
Sosyal medyada sıkça paylaşılan “Endonezya’da binlerce Türk erkeği evleniyor” iddiası da abartılı. Endonezya İstanbul Başkonsolosluğu’nun 2024 verilerine göre Türkiye-Endonezya evlilikleri yıllık 300-400 civarında. Ukrayna ve Rusya için ise toplam yıllık 2.000-2.500 civarı Türk erkeğinin evlendiği tahmin ediliyor. Letonya, Moldova gibi Baltık ülkeleri ise daha düşük rakamlar. Yani iddia edilen “yüz binler” değil, toplamda yıllık 5-6 bin kişi civarında bir hareketlilik var; nüfusu 85 milyon olan bir ülke için bu oran %0,007 bile değil.
Metinde suç annelere yükleniyor: “Kızlar eş değil, finansal tetikçi olarak yetiştiriliyor.” Ancak sosyologlar ve aile terapistleri farklı bir tablo çiziyor:
Yani “kadınlar çok şey istiyor” tezi yerine, hem kadın hem erkek gençlerin evliliğe “ekonomik yük” olarak bakması daha gerçekçi bir tablo sunuyor.
Sonuç olarak, “Türkiye 5 yıl sonra yok olacak” kehaneti hem istatistiklerle hem de sahadaki gözlemlerle örtüşmüyor. Evet, evlilik yaşı yükseliyor (erkeklerde 28,9, kadınlarda 26,4), evlenme oranları düşüyor, boşanma oranları artıyor ama bu süreç dünya genelinde gözlenen modernleşme ve kentleşmenin bir parçası. Endonezya’daki evlilikler ise kültürel yakınlık (Müslüman nüfus), düşük maliyet ve kolay vatandaşlık gibi pratik nedenlerle tercih ediliyor; “Nene Hatun ruhu kayboldu” romantizminden ziyade.
“Finansal tetikçi kadın” söylemi, ekonomik kaygılarla evlilik kurumunun yaşadığı gerçek krizi örtmekten başka bir işe yaramıyor gibi görünüyor. Siz ne düşünüyorsunuz? Türk erkeği gerçekten “kaçıyor” mu, yoksa herkes aynı gemide mi batıyor? Yorumlarınızı bekliyoruz; belki de çözüm sandığımızdan çok daha basit.
#EvlilikKrizi #BoşanmaOranları #TürkKadını #TürkErkeği #EndonezyaEvlilik #YurtdışındanEş #AileYapısı #TÜİKVerileri #haber #sondakika #gündem #güncel #haberler #sicakhaber #keşfet #kesfet #keşfetteyiz #canliyayin #avrupabirligigazetesi

Bu dört kelime bir dönemin değil, aslında bir zihniyetin özeti. Yönetme sanatı, toplumun ihtiyaçlarını karşılamak, refahı büyütmek ve adaleti tesis etmek üzerine kurulu olması gerekirken; ne yazık ki bazı dönemlerde bunun tam tersi anlayışların hâkim olduğunu görüyoruz.
Bugün toplumun geniş kesimleri geçim derdine sıkışmış, temel ihtiyaçlarını bile karşılayamaz hale gelmişse; bu durum bir tesadüf değildir. Ekonomik politikalardan sosyal destek mekanizmalarına kadar uzanan hatalar zinciri, insanları adeta muhtaç bırakan bir yapıyı besliyor. Oysa devletin görevi vatandaşı güçlendirmek, ayağa kaldırmak, üretime, özgüvene ve umuda yönlendirmektir.
“Aç bırak, muhtaç et” düzeni; en güçlülerin değil, en kırılganların sırtına yük bindirir. İnsanların bir lokma ekmeği hesaplar hale gelmesi, emeğin değersizleşmesi ve gençlerin geleceğe dair umudunu kaybetmesi sadece ekonomik bir mesele değil, aynı zamanda toplumsal bir alarmdır.
Dinlendiriyoruz denilerek pasifleştirilen, süründürüyoruz denilerek yılgınlığa itilen bu anlayış, uzun vadede kimseye kazanç sağlamaz. Ne topluma, ne yönetenlere, ne de geleceğe…
Gerçek kalkınma, insanı merkeze alan politikalardan geçer. İnsan onurunu zedeleyen uygulamalar ne reformdur ne de çözüm. Çözüm; adaletli paylaşım, şeffaf yönetim ve kimseyi muhtaç etmeyen bir düzen kurmaktır.
Çünkü bir toplum ancak insanını güçlendirdiği ölçüde güçlüdür.

Son yıllarda en çok duyduğumuz cümlelerden biri şu: “Artık kimsenin kimseye tahammülü kalmadı.” Ne acı değil mi? Bir zamanlar sığınılan liman olan yuvalar, bugün en küçük fırtınada dağılan birer kağıt gemiye dönüşmüş durumda. Boşanma oranları hızla artıyor, aile dediğimiz o kadim kurum her geçen gün biraz daha yara alıyor.
Eskiden insanlar bir masa etrafında oturmayı, konuşmayı, paylaşmayı bilirdi. Hatalar el birliğiyle düzeltilir, sorunlar birlikte aşılırdı. Şimdi ise her şeyin bir “tüketim kültürü”ne dönüştüğü çağdayız. Maalesef ilişkiler de buna dahil. Sabır eskisi gibi değil, fedakârlık unutulmuş, anlayış ise yerini hızla öfkeye bırakmış durumda.
Maddi zorluklar, hayat pahalılığı, gelecek kaygısı… Evet hepsi ayrı bir yük. Ama asıl büyük yıkım manevi tarafta yaşanıyor. Birbirimizi dinlemeyi unuttuk. Empati kurmayı, karşımızdakinin derdini anlamayı, bir adım geri çekilip nefes almayı… Kültürümüz, örf ve adetlerimiz yıllarca aileyi ayakta tutan birer sütun gibiydi. Bugün o sütunların bir kısmı kırık, bir kısmı ise çatlak.
Peki çözüm ne? Aslında cevap çok uzak değil. Bazen bir evliliği kurtaran şey büyük çözümler değil, küçük dokunuşlardır. Bir tebessüm, bir güzel söz, biraz sabır… Aile bir ekip işidir. Kimse tek başına kazanmaz, kimse tek başına kaybetmez.
Eğer toplumsal yapımızın temelini sağlam tutmak istiyorsak önce evimizin kapısından içeri bakmalıyız. Çünkü güçlü toplum, güçlü aileden geçer. Aile ise ancak sevgiyle, saygıyla ve anlayışla ayakta kalır.
Belki de şimdi kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:
“En son ne zaman sevdiklerimize gerçekten kulak verdik?”

Türkiye’de son yıllarda sayıları hızla artan üniversiteler, artık birer “diploma dağıtım merkezi” haline geldi. Her yıl binlerce genç mezun oluyor ama aynı oranda iş bulamıyor. Sonuç: umutla okuyan, yıllarını eğitime adayan ama mezun olduktan sonra işsiz kalan bir gençlik.
Artık şu gerçeği kabullenmemiz gerekiyor:
Her gencin üniversite okuması gerekmiyor.
Eğitim sistemimiz sadece “okuyan” değil, üreten bireyler yetiştirmeli. Ortaöğretimden itibaren gençler mesleki eğitime yönlendirilmeli, yeteneklerine uygun alanlarda yetiştirilmeli.
Bugün sanayiden hizmet sektörüne kadar birçok alanda ara eleman sıkıntısı yaşanıyor. Çırak, kalfa, usta yetişmiyor. Oysa bu meslekler bir ülkenin temel direğidir. Zanaatkarını, ustasını kaybeden bir toplum üretim gücünü de kaybeder.
Üniversiteler elbette önemlidir. Ancak sadece bilimsel, teknik ve topluma doğrudan katkı sağlayan alanlarda güçlendirilmelidir. Tıp, mühendislik, hukuk, öğretmenlik gibi temel meslekler dışında, iş imkanı olmayan bölümler gözden geçirilmeli; kaynak israfına son verilmelidir.
Üniversiteyi bitirip işsiz kalan milyonlarca gencin hayal kırıklığı, toplumsal bir sorundur. Bunun yerine, mesleğini eline almış, üretken, özgüvenli bir gençlik yetiştirebiliriz. Çünkü bir ülke, ancak üreten insanıyla güçlüdür.
Kısacası; “herkes üniversite okusun” anlayışı yerine, herkes bir meslek sahibi olsun anlayışına geçme zamanı çoktan geldi. Aksi halde, diploma duvarı süsleyen ama iş bulamayan “üniversiteli işsiz ordusu” büyümeye devam eder.