DOLAR

40,2592$% 0.13

EURO

46,7280€% 0.07

STERLİN

53,9463£% 0.2

GRAM ALTIN

4.309,12%-0,18

ÇEYREK ALTIN

7.021,00%0,34

TAM ALTIN

28.001,00%0,34

ONS

3.335,67%0,36

BİST100

10.222,02%-0,03

BİTCOİN

4782277฿%1.63469

a
Kıymet TAYLAN

Kıymet TAYLAN

21 Ekim 2026 Çarşamba

21 EKİM GAZETECİLER GÜNÜ KUTLU OLSUN

21 EKİM GAZETECİLER GÜNÜ KUTLU OLSUN
0

BEĞENDİM

ABONE OL

GAZETECİLİK, GERÇEĞİN TANIKLIĞIDIR!

Gazetecilik yalnızca haber yapmak değil; yaşanan zamana tanıklık etmek, toplumun hafızasını korumak ve bugünün gerçeklerini yarına taşımaktır.

Bir kentin değişen sokaklarını, bir mahallenin unutulmaya yüz tutmuş hikâyelerini, vatandaşın sevincini, itirazını ve mücadelesini kayıt altına almak… Gazetecilik, bütün bunları gerçeğe sadık kalarak kamuoyuna aktarma sorumluluğudur.

Bilgiye ulaşmanın kolaylaştığı, ancak doğru bilgiye ulaşmanın giderek zorlaştığı günümüzde gazeteciliğin önemi daha da artıyor. Çünkü gazetecilikte mesele yalnızca haberi ilk veren olmak değil; doğruyu, tarafsızlığı, bağımsızlığı ve kamu yararını savunabilmektir.

Yerel gazetecilik ise bu sorumluluğun en önemli parçalarından biridir. Yerel basın; yaşadığı kentin sorunlarını gündeme taşır, vatandaşın sesini duyurur, kamu kurumları ile toplum arasında köprü kurar ve kentlerin ortak hafızasını geleceğe aktarır. Bugün kaleme alınan bir haber, yarının tarihine dönüşebilir.

Ancak unutulmamalıdır ki gazetecilik, bütün zorluklarına rağmen ayakta tutulması gereken bir kamu görevidir. Özgür basın olmadan sağlıklı bir kamuoyu, güçlü bir yerel basın olmadan da kentin sesini duyurmak kolay değildir.

Avrupa Birliği Gazetesi olarak inanıyoruz ki gazetecilik; gücün değil gerçeğin, kişisel çıkarların değil kamu yararının yanında durabildiği ölçüde anlam kazanır.

Kalemini hakikatten, objektifini gerçeklerden, kamerasını halkın sesinden ayırmayan; tüm ekonomik ve mesleki zorluklara rağmen halkın haber alma hakkı için mücadele eden, mesleğini etik ilkeler doğrultusunda sürdüren bütün gazetecilerin 21 Ekim Gazeteciler Günü’nü kutluyoruz.

Daha özgür, daha bağımsız, daha güvenilir ve daha güçlü bir basın için…

Gazetecilik, gerçeğin tanıklığıdır. Gerçeğe tanıklık eden tüm meslektaşlarımızın günü kutlu olsun!

Avrupa Birliği Gazetesi
Halkın sesi, gerçeğin takipçisi.

Devamını Oku

Yerel Gazetelerin Ne Zaman Farkına Varacaksınız?

Yerel Gazetelerin Ne Zaman Farkına Varacaksınız?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Yerel gazeteler bir toplumun hafızasıdır, vicdanıdır, yol göstericisidir. Peki, bu hafızayı kaybettiğimizde neyin farkına varacağız?

Yerel basın, bir şehrin yalnızca haber kaynağı değil, aynı zamanda geçmişiyle geleceği arasındaki köprüsüdür. Mahallesinde yaşanan bir sorunu, esnafın derdini, vatandaşın talebini, kentin kültürünü ve değerlerini kamuoyuna taşıyan en önemli unsurlardan biridir. Ancak bugün yerel basın, belki de tarihinin en zor dönemlerinden birini yaşıyor.

Sosyal medyanın hızla yaygınlaşması, dijital platformların geleneksel haberciliğin önüne geçmesi ve ekonomik koşulların ağırlaşmasıyla birlikte yerel gazeteler birer birer ayakta kalma mücadelesi veriyor. Ne yazık ki bu mücadeleyi gören, duyan ve çözüm üretmek için harekete geçenlerin sayısı oldukça az.

Yerel gazeteler sessiz sedasız kapanıyor. Peki, kimsenin sesi neden çıkmıyor?

Bir gazete kapandığında yalnızca bir işletme kepenk indirmiyor. O kentte yıllardır tutulan kayıtlar, verilen emekler, tanıklık edilen olaylar ve gelecek kuşaklara aktarılacak yerel hafıza da büyük bir yara alıyor. Bir zamanlar manşetlerinde kentin sorunlarını taşıyan gazeteler sustuğunda, vatandaşın sesini duyurabileceği önemli bir mecra da ortadan kalkıyor.

Üstelik yerel gazeteler çoğu zaman büyük sermaye gruplarının, holdinglerin ya da güçlü yatırımcıların arkasında olmadığı için kendi imkânlarıyla ayakta durmaya çalışıyor. Artan baskı, kâğıt, personel ve işletme giderleri karşısında mücadele eden yerel yayıncılar, çoğu zaman yalnız bırakılıyor. Kamu kurumlarından, özel sektörden ve yerel dinamiklerden beklenen destek ise ne yazık ki her zaman karşılık bulmuyor.

Peki, yerel basın bu kadar yalnız mı bırakılmalı?

Basın İlan Kurumu’nun sorumluluğu da bu tartışmanın önemli bir parçasıdır.

Yerel gazeteler açısından kamu ilan ve reklam gelirlerine erişim, ekonomik sürdürülebilirlik bakımından büyük önem taşıyor. Elbette bu alandaki desteklerin belirli mevzuat ve ölçütlere bağlı olması anlaşılabilir. Ancak asıl sorulması gereken şudur: Yerel basının yaşamasını sağlayacak, küçük ve bağımsız yayıncıların da adil koşullarda varlığını sürdürebilmesine imkân tanıyacak bir destek anlayışı yeterince güçlü mü?

Kamu ilanlarından yararlanma koşulları, desteklerin dağılımı ve yerel gazetelerin ekonomik sürdürülebilirliği daha fazla tartışılmalı; küçük şehirlerde, ilçelerde ve beldelerde yayın yapan gazetelerin sorunları da karar alma süreçlerinde dikkate alınmalıdır.

Çünkü yerel basını yalnızca kendi gelirleriyle ayakta kalmaya zorlamak, toplumun haber alma hakkı açısından da üzerinde düşünülmesi gereken bir meseledir.

Yerel yönetimler, kamu kurumları, ticaret odaları, esnaf kuruluşları ve özel sektör de bu konuda sorumluluk üstlenmelidir. Elbette destek, gazetelerin bağımsızlığını zedelememeli; haber içeriklerine müdahalenin ya da yayın politikalarını yönlendirme girişimlerinin aracı hâline gelmemelidir. İhtiyaç duyulan şey, bağımsız gazeteciliği koruyan, şeffaf ve adil bir destek mekanizmasıdır.

Unutulmamalıdır ki yerel basın yalnızca gazete sahiplerinin ya da gazetecilerin meselesi değildir. Bu, doğrudan doğruya toplumun meselesidir.

Bugün kapanan bir yerel gazetenin ardından kimse ses çıkarmayabilir. Belki o gün bunun eksikliği fazla hissedilmez. Ancak yarın bir mahallenin sorunu gündeme taşınmadığında, bir ilçenin sesi duyulmadığında ya da kentin hafızası kaybolduğunda, o boşluğun ne kadar büyük olduğu anlaşılacaktır.

Yerel gazeteler yaşamalı ki şehirler kendi hikâyelerini anlatabilsin.

Şimdi sormak gerekiyor: Yerel gazetelerin ne zaman farkına varacaksınız? Kaç gazete daha kapanmalı? Kaç gazeteci daha mesleğinden uzaklaşmalı? Kaç kentin sesi daha duyulmaz hâle gelmeli?

Yerel basının çöküşünü seyretmek yerine onu yaşatmanın yollarını aramak zorundayız. Çünkü bir toplum kendi hafızasına sahip çıkmazsa, yarın geçmişini hatırlamakta da güçlük çeker.

Bugün yerel basına sahip çıkma zamanıdır. Yarın çok geç olabilir.

Devamını Oku

SOSYAL MEDYA E-DEVLET’E BAĞLANSIN! YALANIN, TEHDİDİN VE HAKARETİN ARKASINA SAKLANMA DÖNEMİ BİTSİN!

SOSYAL MEDYA E-DEVLET’E BAĞLANSIN! YALANIN, TEHDİDİN VE HAKARETİN ARKASINA SAKLANMA DÖNEMİ BİTSİN!
0

BEĞENDİM

ABONE OL



İnternette herkesin bir kimliği var ama sosyal medyada hakaret eden, tehdit savuran ve dezenformasyon yayan bazı hesapların arkasındaki kişiler tespit edilemiyor. Peki, bunun önüne geçmek için daha ne bekleniyor?
Sosyal medya artık hayatımızın ayrılmaz bir parçası. Haber alıyoruz, fikirlerimizi paylaşıyoruz, gündemi takip ediyoruz. Ancak bu alanın giderek büyüyen bir sorunu var: Sahte hesaplar, bilgi kirliliği, sistematik hakaretler, tehditler ve kişilik haklarına yönelik saldırılar!


Peki, insanları hedef alan, itibarını zedeleyen, tehdit eden ve yalan bilgilerle kamuoyunu yanıltan hesapların arkasındaki kişiler neden bu kadar kolay saklanabiliyor?
Bizim talebimiz açık: Sosyal medya hesaplarında güvenilir kimlik doğrulaması için e-Devlet entegrasyonu gündeme alınmalı, bu konuda etkili ve uygulanabilir bir yasal düzenleme yapılmalıdır.


HAKARETE UĞRAYAN VATANDAŞIN HAKKI KİMİN SORUMLULUĞUNDA?
Bir düşünün…
Bir kişi sosyal medyada sizin hakkınızda asılsız iddialar ortaya atıyor, size hakaret ediyor veya tehdit mesajları gönderiyor. Siz de hakkınızı aramak için şikâyette bulunuyorsunuz. Ancak hesabın arkasındaki kişi tespit edilemediğinde, hukuki süreç sonuçsuz kalabiliyor.
İşte asıl sorun burada başlıyor!
Herkesin kendisine hakaret eden bir kişiyle mücadele edecek zamanı, maddi imkânı veya hukuki süreçleri takip edecek gücü olmayabilir. Maddi imkânı olan avukat tutar, başvurusunu yapar ve hakkını aramaya çalışır. Peki ya olmayanlar?
Onlar, bazen uğradıkları hakaretlerle, tehditlerle ve itibarlarına yönelik saldırılarla baş başa kalıyor.
Adalet, yalnızca maddi imkânı olanların ulaşabildiği bir hak olmamalıdır.
İnsanların onurunu, itibarını ve kişilik haklarını korumak için daha etkin mekanizmalara ihtiyaç var.


E-DEVLET İLE KİMLİK DOĞRULAMASI NEDEN TARTIŞILMASIN?
Önerimiz son derece açık: Sosyal medya platformlarına hesap açılırken, kullanıcının gerçek kimliğinin güvenli biçimde doğrulanmasını sağlayacak bir sistem oluşturulmalı.
Bu sistem e-Devlet üzerinden veya eşdeğer güvenli bir kimlik doğrulama yöntemiyle kurulabilir. Böylece kullanıcılar gerçek kimliklerini doğrulayarak hesap açabilir, kamuya açık alanda ise kişisel gizliliklerini koruyabilecekleri seçeneklere sahip olabilir.
Burada amaç, herkesin kimlik bilgilerinin internette yayımlanması değildir. Tam tersine, kimlik doğrulaması ile kişisel verilerin korunması birbirinden ayrılmalıdır. Kullanıcının adı, soyadı, T.C. kimlik numarası ve diğer özel bilgileri kamuya açık hâle getirilmemeli; bu bilgiler sıkı güvenlik önlemleriyle korunmalıdır.
Çünkü güvenli bir sistem kurulmadan atılacak adımlar, bu kez kişisel verilerin kötüye kullanılması riskini doğurabilir.
Ancak doğru hukuki güvencelerle hazırlanmış bir düzenleme, sahte hesaplarla mücadelede önemli bir araç olabilir.


POLİSİN VE YARGI SİSTEMİNİN İŞ YÜKÜ AZALABİLİR
Sosyal medya üzerinden yapılan tehditler, hakaretler ve diğer hukuka aykırı paylaşımlar, emniyet birimlerinin ve yargı makamlarının önüne ciddi bir iş yükü çıkarabiliyor.
Hesapların arkasındaki kişilerin tespit edilmesi için yürütülen işlemler zaman ve kaynak gerektiriyor. Kimlik doğrulamasının güvenli biçimde sağlanması, hukuka uygun talepler doğrultusunda yetkili makamların ilgili kişiye ulaşmasını kolaylaştırabilir.
Elbette bu sistem bütün suçları tek başına ortadan kaldırmaz. Sahte kimlik kullanımı, başkasının hesabını ele geçirme ve kişisel verilerin kötüye kullanılması gibi riskler de ayrıca ele alınmalıdır.
Ancak etkili bir kimlik doğrulama altyapısı, doğru hukuki denetimle birlikte değerlendirildiğinde, soruşturmaların daha sağlıklı yürütülmesine katkı sunabilir.


İFADE ÖZGÜRLÜĞÜ KORUNSUN, SORUMSUZLUK ALANLARI DARALTILSIN!
Bir başka önemli konu da ifade özgürlüğüdür.
Sosyal medyada herkes düşüncesini açıklayabilmeli, eleştiri yapabilmeli ve kamu yöneticilerini sorgulayabilmelidir. Eleştiri ile hakaret, gazetecilik ile dezenformasyon, fikir açıklamak ile tehdit etmek birbirine karıştırılmamalıdır.


Kimlik doğrulaması adı altında vatandaşların eleştiri hakkını sınırlayacak, muhalif görüşleri susturacak veya kişisel verileri tehlikeye atacak bir sistem de kabul edilemez.
Bu nedenle hazırlanacak düzenlemenin sınırları açık olmalı; kişisel verilerin korunması, ifade özgürlüğü, masumiyet karinesi ve bağımsız yargı güvenceleri titizlikle gözetilmelidir.
Ama bütün bu güvenceler, sosyal medyada işlenen hukuka aykırı fiillerle mücadele etmekten vazgeçmek için gerekçe olmamalıdır.


SORUYORUZ: ETKİLİ BİR SOSYAL MEDYA YASASI İÇİN DAHA NE BEKLENİYOR?


İnternet ortamında insanların birbirine hakaret etmesi, tehditler savurması, asılsız iddialarla itibarını hedef alması ve kamuoyunu yanıltan içerikler üretmesi sıradanlaştırılmamalıdır.
Vatandaşın hakkını aramak için yıllarca uğraşmak zorunda kalmadığı, hukuka aykırı davranışların cezasız kalma ihtimalinin azaltıldığı, kişisel verilerin korunduğu ve ifade özgürlüğünün güvence altında olduğu bir sosyal medya düzeni mümkün olmalıdır.
Yetkililere çağrımızdır:


Sosyal medya platformlarında güvenli kimlik doğrulamasına yönelik uygulanabilir bir yasal çerçeve oluşturulsun. E-Devlet entegrasyonu dâhil olmak üzere teknik ve hukuki seçenekler masaya yatırılıp değerlendirilsin. Şikâyet mekanizmaları güçlendirilsin. Vatandaşın kişilik haklarını koruyacak etkili ve erişilebilir yollar oluşturulsun.


Çünkü sosyal medya özgürlük alanıdır; başkalarının onuruna saldırmanın, tehdit savurmanın ve yalanı gerçekmiş gibi yaymanın sınırsız alanı değildir.


Artık vatandaşın tek başına mücadele etmek zorunda kalmadığı, hukukun dijital dünyada da etkili biçimde işlediği bir sistem istiyoruz.
Sosyal medyada güven, sorumluluk ve hukuk istiyoruz. Bu konuda somut adımların atılmasını bekliyoruz!

Devamını Oku

KADINA “GİRİŞİMCİ OL” DEDİLER, SONRA SİSTEMLE BAŞ BAŞA BIRAKTILAR!

KADINA “GİRİŞİMCİ OL” DEDİLER, SONRA SİSTEMLE BAŞ BAŞA BIRAKTILAR!
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bir kadın dükkân açıyor, vergi ödüyor, istihdam sağlıyor, gece gündüz çalışıyor. Hastalanıyor, yine çalışıyor. Doğum yapıyor, yine işletmesini düşünüyor. Emekli oluyor, karşısına başka bir hesap çıkıyor. Peki bütün bunların karşılığında kadın girişimciye ne veriliyor?

İşte asıl sorulması gereken soru budur! Yıllardır kadınlara aynı cümle söyleniyor:

“Kendi ayaklarının üzerinde durun. Girişimci olun. İşinizi kurun.”

Kadın da inanıyor. Sermayesini ortaya koyuyor.

Belki evini geçindirmek için dükkân açıyor.

Belki yıllarca biriktirdiği parasını işine yatırıyor.

Belki yanında bir veya birkaç kişiyi çalıştırıyor.

Vergisini ödüyor.

Kirasını ödüyor.

Faturasını ödüyor.

KDV’sini, stopajını ve diğer yükümlülüklerini karşılamaya çalışıyor.

Bir de karşısına Bağ-Kur primi çıkıyor.

İşler iyi gitse de ödenecek.

İşler kötü gitse de ödenecek.

Müşteri azalsa da ödenecek.

Dükkân boş kalsa da ödenecek.

İşte kadın girişimcinin gerçek hikâyesi burada başlıyor.

“GİRİŞİMCİ OL” DEMEK KOLAY!

Bir kadına “Girişimci ol” demek kolaydır.

Asıl mesele, o kadının girişimci olarak ayakta kalabilmesini sağlamaktır.

Çünkü çalışan ile kendi işini yapan insanın çalışma hayatı aynı değildir.

Çalışanın arkasında işvereni vardır.

Girişimcinin arkasında ise çoğu zaman kimse yoktur.

Çalışan maaşını düşünür.

Girişimci maaşı ödeyecek parayı düşünür.

Çalışan hafta sonunu bekler.

Girişimci hafta sonu satış yapabilecek mi diye düşünür.

Çalışan yıllık iznini planlar.

Girişimci “Dükkânı kim açacak?” diye düşünür.

Çalışan hastalandığında raporunu alır.

Girişimci hastalandığında “Ben bugün dükkânı kapatırsam ne olur?” diye düşünür.

İşte fark tam burada!

KADIN HASTALANABİLİR AMA İŞLETME BEKLEMİYOR

Kadın girişimci de insandır.

O da hastalanır.

O da yorulur.

O da doğum yapar.

O da dinlenmek ister.

Ama işletmenin giderleri dinlenmez.

Kira beklemez.

Fatura beklemez.

Vergi yükümlülükleri ortadan kalkmaz.

Prim yükümlülükleri kendiliğinden silinmez.

Kadın doğum yaptığında bile işletmesinin devamlılığını düşünmek zorunda kalabilir.

Hastalandığında bile dükkânının geleceğini düşünür.

Çünkü onun arkasında her zaman işi devralacak bir sistem veya yedek çalışan bulunmayabilir.

Kadın girişimcinin en büyük sorunlarından biri de işte tam olarak budur: Kendi işinin patronu olduğu için çoğu zaman kendi sosyal güvenliğinin yükünü de tek başına taşımak zorunda kalır.

BAĞ-KUR PRİMİ KÜÇÜK ESNAFIN EN BÜYÜK YÜKLERİNDEN BİRİ

Bugün küçük bir dükkân işleten kadın için mesele yalnızca satış yapmak değil.

Önce masraflar çıkıyor.

Sonra vergiler.

Sonra faturalar.

Sonra kira.

Varsa personel giderleri.

Ve ardından sosyal güvenlik primleri…

Kazanç düşüyor ama giderler aynı hızla düşmeyebiliyor.

Prim zamanında ödenemediğinde ise gecikme ve diğer mali sonuçlar devreye girebiliyor.

İşte bu nedenle küçük esnaf ve özellikle tek başına işletme yürüten kadın girişimciler açısından Bağ-Kur yükünün daha fazla tartışılması gerekiyor.

Çünkü bir girişimciyi iş kurmaya teşvik etmek başka şeydir.

O işletmenin ayakta kalmasını sağlamak başka şeydir.

EMEKLİLİKTE DE “BİR DAKİKA” DENİYOR

Yıllarca çalışan kadın, bir gün emekliliği düşünmeye başlıyor.

İşte burada da farklı sigortalılık statülerinin farklı şartları karşımıza çıkıyor.

4/a ve 4/b kapsamındaki sigortalıların prim ve emeklilik koşulları aynı değil.

Bağ-Kur’lular açısından özellikle geçmişte uygulanan daha yüksek prim gün şartları, çalışanlarla kendi işini yapanlar arasında önemli bir farklılık oluşturdu.

Üstelik mesele sadece emekli olabilmek değil.

Emekli olduğunuzda elinize ne geçeceği de önemli.

Yıllarca işinin başında duran, vergi ödeyen, prim ödeyen, ekonomiye katkı sağlayan bir kadın, emeklilik döneminde de gelir kaygısı yaşıyorsa burada sosyal güvenlik sisteminin daha fazla sorgulanması gerekir.

KIDEM TAZMİNATI YOK, MESAİ BİTMİYOR

Bir kadın girişimcinin hayatında çoğu zaman “mesai bitti” diye bir kavram yoktur.

Sabah açar.

Akşam kapatır.

Sonra hesap yapar.

Ertesi günün siparişini düşünür.

Vergiyi düşünür.

Prim borcunu düşünür.

Kirayı düşünür.

Personeli düşünür.

Müşteriyi düşünür.

Çocuğunu düşünür.

Evini düşünür.

Kendisini ise çoğu zaman en sona bırakır.

Ve yıllar geçer.

Sonra emeklilik gelir.

Bu kez başka bir gerçekle karşılaşır:

Çalışırken kendi patronuydu ama emeklilikte karşılığı ne olacak?

Ücretli çalışanların tabi olduğu kıdem tazminatı mekanizması, kendi nam ve hesabına çalışan girişimciler için aynı şekilde işlemiyor.

Bu da kadın girişimcinin çalışma hayatındaki en önemli farklardan biri.

BİR KADIN GİRİŞİMCİ SADECE KENDİSİ İÇİN ÇALIŞMIYOR

Bunu da unutmayalım.

Kadın girişimci sadece kendi evine ekmek götürmüyor.

Vergi ödüyor.

Ekonomiye katkı sağlıyor.

Mal ve hizmet üretiyor.

Müşteriye hizmet veriyor.

Personel çalıştırıyorsa istihdam yaratıyor.

Bulunduğu bölgenin ekonomik hayatına katkı sağlıyor.

Yani kadın girişimciyi yalnızca “kendi işini yapan kişi” olarak görmek büyük bir eksiklik.

O aynı zamanda ekonominin bir parçası.

O ZAMAN SORALIM!

Madem kadınlara sürekli, “Girişimci olun!” diyoruz…

O zaman şu soruların da cevabını verelim:

Kadın girişimci hastalandığında ne olacak?

Doğum yaptığında işletmesinin giderlerini nasıl karşılayacak?

Bağ-Kur primleri küçük işletmeler için sürdürülebilir mi?

İşleri kötü gittiğinde sosyal güvenlik sistemi ne kadar yanında?

Emeklilikte ne kadar gelir elde edecek?

Yıllarca kendi işini yapan kadının çalışma hayatındaki güvencesi nasıl güçlendirilecek?

Bunlar siyasi slogan değil.

Bunlar hayatın gerçek soruları.

KADIN GİRİŞİMCİYİ SADECE KEPENK AÇARKEN HATIRLAMAYIN!

Kadın girişimciye destek, sadece işyerinin açılışında verilen destek değildir.

Asıl destek, o kepengin beş yıl, on yıl, yirmi yıl sonra da açık kalabilmesini sağlayacak şartları oluşturmaktır.

Bir kadına,

“Kendi ayaklarının üzerinde dur.”

diyorsanız;

o ayakların altında ezilmemesi gereken yükleri de görmek zorundasınız.

Çünkü girişimcilik romantik bir başarı hikâyesinden ibaret değildir.

Girişimcilik;

borçtur, risktir, vergidir, primdir, kiradır, uykusuz gecelerdir, hastalıkta çalışmaktır, doğumdan sonra yeniden ayağa kalkmaktır.

Ve bütün bunlara rağmen devam edebilmektir.

SÖZÜN ÖZÜ

Kadınlara “Girişimci olun” demek güzel.

Ama eksik.

Asıl cümle şu olmalı:

“Girişimci olun, biz de sizin ayakta kalabileceğiniz adil ve sürdürülebilir bir çalışma sistemi oluşturalım.”

Çünkü kadın girişimci güçlüdür.

Ama güçlü olması, sistemin bütün yükünü tek başına sırtına yüklemek anlamına gelmemelidir.

Kadın girişimci vergi verirken, prim öderken, istihdam yaratırken yalnızca yükümlülüklerini değil, haklarını da bilmelidir.

Artık kadın girişimciliğini sadece alkışlamanın zamanı değil.

Kadın girişimcinin hangi şartlarda çalıştığını konuşmanın zamanı.

Çünkü mesele bir kadının dükkân açması değil.

Mesele, o kadının yıllarca çalıştıktan sonra “Ben bunca yıl ne için mücadele ettim?” diye sormayacağı bir sistem kurabilmektir.

Ve artık şu soruyu sormanın zamanı geldi:

KADINA “KENDİ AYAKLARININ ÜZERİNDE DUR” DİYORSAN, O AYAKLARIN ALTINDAKİ YÜKÜ DE GÖR!

Devamını Oku

ÖNCE VATAN, ÖNCE TOPRAK, ÖNCE MANEVİYAT

ÖNCE VATAN, ÖNCE TOPRAK, ÖNCE MANEVİYAT
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Bazı değerler vardır; parayla ölçülmez, makamla satın alınmaz, zamanla eskimez.

Vatan gibi… Toprak gibi… Bayrak gibi… Maneviyat gibi…

İnsan hayatta pek çok şeyini kaybedebilir. Malını, mülkünü, makamını, parasını, hatta yıllarca emek verdiği birçok kazanımını yeniden elde edebilir. Ama bir milletin vatanını kaybetmesi, sadece bir toprağın kaybedilmesi değildir.

Vatan kaybedilirse geçmiş kaybedilir, gelecek kaybedilir, hatıralar kaybedilir, mezarlar kaybedilir.

Çünkü bu topraklar yalnızca üzerinde yaşadığımız bir coğrafya değildir.

Bu toprakların altında dedelerimizin, ninelerimizin, şehitlerimizin emaneti vardır.

Bu topraklarda dualar vardır.

Alın teri vardır.

Gözyaşı vardır.

Fedakârlık vardır.

Ve en önemlisi, uğruna can verilmiş bir vatan sevgisi vardır.

VATAN, SADECE SINIRLARDAN İBARET DEĞİLDİR

Vatan dediğimiz şey yalnızca haritadaki çizgiler değildir.

Vatan; sabah ezanında yükselen sestir.

Vatan; bayrağın dalgalandığı meydandır.

Vatan; annelerin evlatlarını büyüttüğü yuvalardır.

Vatan; çocukların güven içerisinde geleceğe baktığı okuldur.

Vatan; dedelerimizin mezarı, çocuklarımızın geleceğidir.

Bu yüzden vatan sevgisi yalnızca savaş zamanlarında hatırlanacak bir duygu değildir.

Vatan sevgisi, günlük hayatımızdaki sorumluluğumuzdur.

İşini dürüst yapmak da vatan sevgisidir.

Komşusunun hakkını gözetmek de…

Yetimin başını okşamak da…

Yaşlıya sahip çıkmak da…

Devletin malına göz dikmemek de…

Kul hakkından korkmak da…

Çocuklarımıza güzel bir gelecek bırakmak için çalışmak da…

Çünkü vatanı güçlü yapan sadece silahlar değildir.

Ahlaklı insanları, çalışan insanları, birbirine sahip çıkan insanları ve manevi değerlerini koruyan nesilleri vardır.

ÖNCE TOPRAK…

Toprak, bizim için sadece üzerinde evlerin ve yolların yükseldiği bir alan değildir.

Toprak, üretimdir.

Toprak, berekettir.

Toprak, gelecektir.

Bir millet toprağına sahip çıkıyorsa geleceğine de sahip çıkıyor demektir.

Bugün üzerinde özgürce yürüdüğümüz bu topraklar, bize hazır verilmiş bir miras değildir.

Bu vatanın her karışında büyük bedellerin izleri vardır.

Kimi cephede şehit düşmüştür.

Kimi ailesini geride bırakmıştır.

Kimi yıllarca yokluk çekmiştir.

Kimi bir lokmasını paylaşmıştır.

Ve bütün bunların sonunda bize bir ülke bırakılmıştır.

Bizim görevimiz ise bize bırakılan emaneti tüketmek değil, gelecek nesillere daha güçlü şekilde teslim etmektir.

Çünkü toprak sadece bugünün değil, yarının da meselesidir.

ÖNCE MANEVİYAT…

Bir milletin en büyük gücü yalnızca ekonomisi, teknolojisi veya ordusu değildir.

Bir milletin asıl gücü, değerlerini yaşatabilmesidir.

Maneviyatını kaybeden toplum, zaman içerisinde birbirine olan güvenini de kaybetmeye başlar.

Para her şeyin önüne geçerse insanlık geriye düşer.

Makama sahip olmak ahlakın önüne geçerse adalet yara alır.

Kişisel çıkarlar toplumun önüne geçerse kardeşlik zayıflar.

İşte bu nedenle çocuklarımıza sadece iyi bir meslek öğretmek yetmez.

Onlara dürüstlüğü, merhameti, adaleti, kul hakkını, büyüğe saygıyı, küçüğe sevgiyi ve vatan sevgisini de öğretmeliyiz.

Çünkü geleceğin Türkiye’sini yalnızca mühendisler, doktorlar, öğretmenler veya yöneticiler inşa etmeyecek.

Geleceğin Türkiye’sini iyi insanlar inşa edecek.

BU VATAN HEPİMİZİN

Farklı düşünebiliriz.

Farklı siyasi görüşlere sahip olabiliriz.

Farklı şehirlerden, farklı ailelerden gelebiliriz.

Hayata farklı pencerelerden bakabiliriz.

Ama ortak bir noktamız var:

Aynı vatanın insanlarıyız.

Aynı bayrağın altında yaşıyoruz.

Aynı toprağın üzerinde yürüyoruz.

Aynı geleceği çocuklarımıza bırakacağız.

Öyleyse birbirimizi ayrıştırmak yerine birbirimize sahip çıkmayı öğrenmeliyiz.

Çünkü Türkiye’nin ihtiyacı kavga eden insanlardan çok, birbirinin elinden tutan insanlardır.

Bugün birbirimize düşman gibi bakarsak yarın çocuklarımıza nasıl bir ülke bırakacağız?

Bizim çocuklarımızın birbirinden korktuğu değil, birbirine güvendiği bir Türkiye bırakmamız gerekiyor.

BİZE DÜŞEN EMANETE SAHİP ÇIKMAKTIR

Vatan sevgisi sözle kolaydır.

Asıl mesele, o sevginin gereğini yapabilmektir.

Bayrağı sevmek kolaydır; önemli olan bayrağın temsil ettiği değerlere sahip çıkmaktır.

Vatanı sevmek kolaydır; önemli olan vatan için sorumluluk almaktır.

Şehitleri anmak kolaydır; önemli olan onların uğruna mücadele ettiği bağımsızlık ve birlik duygusunu yaşatmaktır.

İşte bu nedenle bugün hepimizin kendisine sorması gereken bir soru var:

“Ben bu vatana ne bırakıyorum?”

Çünkü herkes bu ülkeden bir şeyler bekliyor.

Daha iyi ekonomi…

Daha iyi eğitim…

Daha güvenli şehirler…

Daha güçlü bir gelecek…

Ama ülkenin geleceğini sadece başkalarından bekleyemeyiz.

Her birimizin üzerine düşen bir görev var.

Kimimiz çalışarak,

kimimiz üreterek,

kimimiz öğreterek,

kimimiz adaletle,

kimimiz insanlara yardım ederek,

kimimiz de doğruyu söylemekten korkmayarak bu ülkeye katkı sunabiliriz.

SÖZÜN ÖZÜ…

Bugün dünyada pek çok ülke kendi çıkarları için mücadele ediyor.

Biz de kendi geleceğimizi korumak zorundayız.

Ama bunu yaparken en önemli değerlerimizi unutmamalıyız.

Önce vatan.

Çünkü vatan yoksa özgürlük yoktur.

Önce toprak.

Çünkü toprak yoksa gelecek yoktur.

Önce maneviyat.

Çünkü maneviyat yoksa insanı insan yapan değerler zayıflar.

Ve bütün bunların üzerinde bir gerçek vardır:

Bu ülke bize emanettir.

Bize düşen, emanete sahip çıkmaktır.

Çocuklarımıza sadece bir ev, bir araba, bir miras bırakmak değil;

şerefli bir geçmiş, güvenli bir gelecek ve üzerinde özgürce yaşayabilecekleri güçlü bir vatan bırakmaktır.

Unutmayalım…

Vatan sevgisi, dilde söylenen bir söz değil; ömür boyunca taşınan bir sorumluluktur.

Ve bu sorumluluğun ilk cümlesi bellidir:

ÖNCE VATAN, ÖNCE TOPRAK, ÖNCE MANEVİYAT…

Gerisi sonra gelir.

Devamını Oku

Veri politikasındaki amaçlarla sınırlı ve mevzuata uygun şekilde çerez konumlandırmaktayız. Detaylar için veri politikamızı inceleyebilirsiniz.

Yeni Slow Radyo